<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	xmlns:georss="http://www.georss.org/georss" xmlns:geo="http://www.w3.org/2003/01/geo/wgs84_pos#" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/"
	>

<channel>
	<title>Tarih</title>
	<atom:link href="http://idinlertarihi.wordpress.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://idinlertarihi.wordpress.com</link>
	<description>Just another Wordpress.com weblog</description>
	<lastBuildDate>Tue, 25 Jul 2006 11:04:59 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.com/</generator>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<cloud domain='idinlertarihi.wordpress.com' port='80' path='/?rsscloud=notify' registerProcedure='' protocol='http-post' />
<image>
		<url>http://www.gravatar.com/blavatar/7a4ae4fc77e867a3295898b58ba1794f?s=96&#038;d=http://s.wordpress.com/i/buttonw-com.png</url>
		<title>Tarih</title>
		<link>http://idinlertarihi.wordpress.com</link>
	</image>
			<item>
		<title>MİSYONERLİK VE HIRİSTİYAN MİSYONERLER</title>
		<link>http://idinlertarihi.wordpress.com/2006/07/25/misyonerlik-ve-hiristiyan-misyonerler/</link>
		<comments>http://idinlertarihi.wordpress.com/2006/07/25/misyonerlik-ve-hiristiyan-misyonerler/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 25 Jul 2006 11:04:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>idinlertarihi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Semâvi Dinler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://idinlertarihi.wordpress.com/2006/07/25/misyonerlik-ve-hiristiyan-misyonerler/</guid>
		<description><![CDATA[
Latince missio teriminden gelmekte olan “misyon”, sözlük anlamı itibarıyla görev, yetki, bundan türetilmiş olan misyoner terimi ise “görevli olan kişi” anlamlarına gelmektedir. Ancak Hıristiyan geleneğinde misyoner ifadesi, bir kavram olarak, resmi kilise teşkilatı ya da herhangi bir Hıristiyan cemaat tarafından Hıristiyan mesajını ve dinini yaymak amacıyla özel olarak yetiştirilen ve bu çerçevede özellikle Hıristiyanlık dışı [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=idinlertarihi.wordpress.com&blog=321040&post=5&subd=idinlertarihi&ref=&feed=1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><br /><p align="justify" class="style3">
<blockquote><p><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Latince missio teriminden gelmekte olan “misyon”, sözlük anlamı itibarıyla görev, yetki, bundan türetilmiş olan misyoner terimi ise “görevli olan kişi” anlamlarına gelmektedir. Ancak Hıristiyan geleneğinde misyoner ifadesi, bir kavram olarak, resmi kilise teşkilatı ya da herhangi bir Hıristiyan cemaat tarafından Hıristiyan mesajını ve dinini yaymak amacıyla özel olarak yetiştirilen ve bu çerçevede özellikle Hıristiyanlık dışı toplumlarda görevlendirilen kişi anlamına gelmektedir. Böylesi kişilerin oluşturduğu harekete ise misyonerlik adı verilmektedir. </font></p>
<p><span id="more-5"></span><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Misyon ve misyonerlikle yakından ilgili olarak kullanılan diğer çeşitli terim ve kavramlar da bulunmaktadır. Bunlar arasında evangelizm ve evangelizasyon, Hıristiyan mesajının insanlara ulaştırılmasını hedefleyen anlayışı ifade ederken, christanization ve conversion, diğer insanları Hıristiyanlaştırma ya da Hıristiyan inancına ihtida ettirme bağlamında kullanılmaktadır. Bunlardan başka Hıristiyan mesajına şahitlik (witness), mesajın ilanı (proclamation) ve martyria (şehadet) gibi kavramlar da misyonla ilişkili olarak kullanılmaktadır. </font></p>
<p align="center"><strong><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Dinsel Öğretilerin Tebliği ve Misyonerlik </font></strong></p>
<p><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Evrensel mesajlar içeren her inanç sistemi, öğretileri arasında, temsil ettiği mesajın diğer insanlara –ya da ötekilere- iletilmesine yer verir ve çoğunlukla bunu din bağlılarının yapmaları gereken bir görev olarak kabul eder. Örneğin Kur’an’da, bu çerçevede, insanlara iyiliği emredecek/öğretecek, hayra çağıracak ve onları kötülükten sakındıracak bir grubun her zaman bulunmasının önemi vurgulanır (Ali İmran 104); ayrıca dinin insanlara tebliğ edilmesinin gerekliliği üzerinde durulur (Tevbe 122; Nahl 125) ve peygambere hitaben “Rabbinden sana indirileni duyur; eğer bunu yapmazsan onun mesajını duyurmamış olursun. Allah seni insanlardan korur&#8230;” (Maide 67) denilir. Bu bağlamda zaman zaman “ey insanlar” diye başlayan ifadelerle, Kur’an mesajının bütün insanlığa yönelik olduğuna işaret edilir (örneğin bkn. Nisa 170, 174; Hac 49; Bakara 21, 168). Benzer şekilde diğer evrensel dinlerde de dinin öğretilerinin insanlara ilan edilmesi ve yayılması üzerinde önemle durulur. Nitekim gerek MÖ 6. yy’da yaşayan Buddha gerekse MS 3. yy’da yaşayan Mani, savunduğu öğretileri diğer insanlara tebliğ etmeleri için öğrencilerini çeşitli bölgelere göndermişlerdir. Örneğin Buddha, öğretilerine kulak vererek aydınlanan öğrencilerini şu sözlerle Dhamma’nın yayılması misyonuyla civar bölgelere göndermiştir: “Keşişler! Halkların takdisi, mutluluğu, dünyaya merhamet, tanrıların ve insanların refah, mutluluk ve takdisi için yola çıkın” (Vinaya Piteka 1.21).<sup>1</sup> Öğrencilerini misyon göreviyle çeşitli yörelere gönderen Mani’nin bizzat kendisinin de inanç sistemini yaymak amacıyla Hindistan’a ve Batı Çin’e seyahatler düzenlediği bilinmektedir.<sup>2</sup> Aynı şekilde Hinduizmin birçok modern yorumunda da dinsel öğretilerin tüm insanlara ilan edilmesi oldukça önemli bir görev olarak kabul edilir. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Kabul edilen dinsel öğretilerin öteki olarak değerlendirilen diğer insanlara ilan edilmesine ya da tebliğine, dinsel inancı yalnızca bir ulusa, klana, kabileye ya da doğuştan seçilmiş bir halka ait gören milli dinler, kabile ya da klan dinleri ve komün toplum anlayışını temel edinen sır dinleri (ve bazı Gnostik dinler) yer vermezler. Ortodoks Yahudilik, çeşitli kabile dinleri, Sâbiîlik gibi inanç sistemleri bu şekilde dinsel inanç ve öğretilerini başka insanlara yayma veya onları da kendi dinlerinin müntesibi yapma düşüncesini taşımazlar. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Peki her dini tebliğ etme veya başka insanlara yayma isteği misyonerlik olarak değerlendirilebilir mi? Ya da her evrensel dinde misyonerlik kurumuna yer verilir mi? </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Yukarıda vurguladığımız gibi, evrensel mesajlar taşıyan her inanç sistemi, öğretilerini bütün insanlara yayma isteğine sahip olmakla, hatta bunu, inananlar açısından bir görev addetmekle birlikte, diğer dinsel geleneklerin tebliğ faaliyetlerinin, Hıristiyan kültürü ve geleneğiyle özdeşleşmiş olan misyonerlik kavramı ile ifade edilmesi yanlıştır. Zira, misyonerlik, sıradan ya da rasgele bir tebliğ faaliyetinin ifadesi değildir; o, -ileride ele alacağımız gibi- Hıristiyan geleneğinden kaynaklanan belirli metotları kullanarak Hıristiyan dinsel değerlerinin yayılması ve diğer insanların Hıristiyanlaştırılması için yapılan sistematik aktiviteleri ifade etmektedir. Bu bağlamda misyonerlik, bir kurum olarak İslam’daki tebliğ ve irşat faaliyetlerinden ayrılır. Aynı şekilde Hıristiyan misyonerliği, -her ne kadar Batılı din bilimcileri bunların tebliğ faaliyetlerini de misyonerlik kapsamında değerlendirseler de- Budizm veya Hinduizm gibi dinlerin yayılması amacıyla faaliyet gösteren, bu dinlere ait misyon kurumlarından da ayrılmaktadır. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Dinler tarihinde, Hıristiyanlığın misyonerlik kurumuna en benzer teşkilata Maniheizmde rastlanmaktadır. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi Mani, henüz kendi yaşamı esnasında inancını yaymak amacıyla güçlü bir teşkilat kurmuş ve talebelerini Suriye ve Mısır’dan Çin’e kadar çeşitli ülkelere dini yaymak amacıyla göndermiş, hatta bizzat kendisi de bu faaliyetlere aktif olarak katılmıştır. Mani’nin öğrencileri gittikleri yörelerde, halkı Maniheizme çekebilmek amacıyla, günümüz Hıristiyan misyonerliğinde inkültürasyon metodu olarak adlandırılan bir tekniğe paralel (bu metodu ileride ele alacağız) bir metotla inançlarını yaymaya çalışmışlardır. Örneğin, bu çerçevede, Mani’yi, hitap ettikleri her inanç sistemi ya da kültürün kurtarıcı kişisiyle özdeşleştirmişlerdir. Budist bir toplumda Mani’nin, Budistlerin bekledikleri Maitreya olduğunu, aynı şekilde Mecusilere onun beklenen kurtarıcı Saoşyant, Hindulara ise beklenen Kalki olduğunu anlatmışlardır. Böylelikle muhataplarının geleneğinde önemli bir yer verilen eskatolojik şahsiyetlerle Mani’yi özdeşleştirerek, Maniheizmle onlar arasında bir ünsiyet oluşturmaya çalışmışlardır. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Maniheizmle Hıristiyanlıktaki misyonerlik anlayışı arasındaki irtibatı, bizzat Mani’nin Hıristiyanlığın heterodoksal bir kolu olan Elkesai mezhebi içerisinde yetişmiş olduğu gerçeği açıklamaktadır. Dolayısıyla Maniheizmle Hıristiyanlığın dini yayma metodolojisi arasındaki paralellik her iki geleneğin de aynı kökene dayanmasından kaynaklanmaktadır. </font></p>
<p align="center"><strong><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">İslam’daki Tebliğ Kurumu ve Hıristiyanlıktaki Misyonerlik </font></strong></p>
<p><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">İslam’daki tebliğ ve irşat çabalarının temel amacı, Kur’an’ın Maide suresi 67. ayetinde ifade edildiği gibi İslami öğretilerin insanlara duyurulmasıdır. Oysa Hıristiyan misyonerliğinde, Matta İncili 28:19-20’de vurgulandığı gibi muhatap alınan kimselerin İsa Mesih öğrencileri yapılmaları ve vaftiz edilmeleri ya da ilk Hıristiyan misyoner Pavlus’un bir mektubunda vurguladığı gibi “ne yapıp edip insanların kazanılması” amaçlanmaktadır</font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Hz. Peygamberin yaşamından itibaren Müslümanlar, İslamı insanlara ulaştırmada tebliğ ve irşadı, yani İslami öğretilerin insanlara ulaştırılmasıyla onların aydınlatılmasını hedeflemişlerdir. Bu doğrultuda Kur’an, çeşitli ayetlerinde Hz. Muhammed’e (ve onun şahsında Müslümanlara), görevinin yalnızca duyurmak olduğunu, insanların inanıp inanmamaları konusunun ise Allah’la insanlar arasındaki bir şey olduğunu hatırlatmıştır. Nitekim Müslümanlar, yaklaşık 1400 yıllık İslam tarihi sürecinde yüzyıllarca egemenlikleri altında kalan bölgelerdeki gayrimüslimleri “ne yapıp edip Müslümanlaştırmaya” çalışmamışlar; onlara tabi ki İslam inanç ve değerlerini anlatmışlar, fakat inanıp inanmama konusundaki tercihi kendilerine bırakmışlardır. Burada uzun İslam tarihi boyunca buna aykırı davranışların hiç olmadığını demek istemiyorum. Mutlaka zaman zaman bazı yerel yöneticilerin kişisel tutumlarından kaynaklanan ve gayrimüslimlere karşı İslamın öngörmediği şiddeti ve takibatı içeren marjinal uygulamalar olmuştur. Ancak bütün İslam tarihi dikkate alındığında bu marjinal olayların son derece münferit hadiseler olarak kaldığı, aksine Müslümanların genelde İslami prensipler çerçevesinde, egemenlikleri altındaki halkları her halükarda Müslümanlaştırmayı değil, onlara iyi ve doğru olduğuna inandıkları prensipleri tebliğ etmeyi ön plana çıkardıkları anlaşılmaktadır. Nitekim bu nedenle olsa gerek, uzun süre Müslüman egemenliğinde kalmasına rağmen Hindistan genelin inancını oluşturan Hindu kimliğinden soyutlanmamıştır. Yine bu nedenle, yüzyıllarca Osmanlı egemenliğinde kalmasına rağmen Balkanlar, Yunanistan, Ege adaları ve diğer bölgeler, Hıristiyan kimliğini kaybetmemiştir. Zira Müslümanlar, egemenlikleri altında yaşayan bu gayrimüslim insanlara, İslamı tebliğ etmekle birlikte, geniş bir hoşgörü ve inançlarına saygı göstermişler; onları Müslümanlaşmaları konusunda zorlamamışlardır. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Diğer taraftan misyonerlik anlayışı çerçevesinde Hıristiyanlar, tarih boyu gittikleri yörelerde hitap ettikleri insanlara Hıristiyan mesajını duyurmayı değil, onları Hıristiyanlaştırmayı hedeflemişlerdir. Hıristiyan egemen güçler, egemenlikleri altında yaşayan farklı inanç ve kültür bağlısı halkları hızla asimile etmeyi, İsa’nın ve Pavlus’un kendilerine yüklediği dinsel bir görev addetmişlerdir. Bu nedenle, örneğin Amerika kıtasının Batılı Hıristiyanlarca işgalinden yaklaşık iki yüzyıl geçmeden, güneyi ve kuzeyiyle bütün kıtanın yerli inanç ve kültürleri hızla yok edilmiş; Ortaçağ engizisyonunu aratmayacak yöntemlerle farklılıklar üzerinde şiddet estirilmiş ve yöre halkları hızla Hıristiyanlaştırılmıştır. Aynı durumu Avustralya’da, Yezi Zelanda’da, Batı emperyalizmini yaşayan Afrika ülkelerinde ve diğer bölgelerde görmek mümkündür. </font></p>
<p align="center"><strong><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Hz. İsa ve Tebliğ </font></strong></p>
<p><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Hıristiyanlıkta misyonerlikle ilgili referanslar eldeki mevcut İncillerde İsa’ya atfedilen çeşitli ifadelere dayandırılır. Yeni Ahit’te yer alan ve Sinoptik İnciller olarak adlandırılan ilk üç İncil’de, çarmıh hadisesi öncesi İsa’nın, mesajını, öncelikle içinde yaşadığı İsrailoğulları arasında yaymayı hedeflediği anlatılır. Örneğin İsa, Matta İnciline göre “Ben yalnız İsrail halkının kaybolmuş koyunlarına gönderildim”<sup>3</sup> der. Ayrıca İsa, talebelerinin de kendilerine öğrettiği mesajı İsrail halkı arasında yaymalarını ister: “İsa, onikileri şu buyrukla halkın arasına gönderdi: ‘Diğer uluslara ait yerlere gitmeyin. Samiriyelilere ait kentlerin de hiçbirine uğramayın. Bunun yerine, İsrail halkının kaybolmuş koyunlarına gidin. Gittiğiniz her yerde göklerin egemenliğinin yaklaştığını duyurun’.”<sup>4</sup> Böylelikle ikişerli gruplar halinde İsa’nın talebeleri, İsa’nın kendilerine öğrettiği mesajı/öğretiyi yayarak köy köy dolaşmaya başladılar.<sup>5</sup> </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Diğer taraftan, İsa’nın çarmıhta ölüp gömüldüğüne ve üç gün sonra tekrar dirilip bir müddet talebeleri arasında yaşadığına inanan ve İncillerinde bunu dile getiren İncil yazarları, mezardan dirilişi sonrası İsa’nın talebelerine yaptığı son konuşmasında, yalnızca İsrail halkına değil tüm uluslara gitmelerini ve onları dine çağırmalarını söylediğini naklederler. Örneğin Matta İnciline göre İsa, Galilee’de onbir öğrencisine “gidin, bütün ulusları öğrencilerim olarak yetiştirin. Onları Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un adıyla vaftiz edin. Size buyurduğum her şeye uymayı onlara öğretin”<sup>6</sup> der. Benzer ifadeler diğer Sinoptik İncil metinlerinde de bulunmaktadır<sup>7</sup>. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Burada dikkati çeken hususlardan birisi, kendi normal yaşamında İsa’nın davetine konu/muhatap olarak İsrail halkını seçerken, çarmıh hadisesi sonrası bütün uluslara yönelmesidir. Bir diğer dikkat çekici şey ise, çarmıh öncesi yaşamında, talebelerinden insanlara gidip mesajı bildirmelerini isteyen İsa’nın çarmıh sonrası konuşmasında onlardan -Matta’da ifade edildiği gibi-, diğer insanları öğrencileri olarak yetiştirmelerini, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına vaftiz etmelerini </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">istemesidir. İncillerin bu yaklaşımında, açıkça, mesajın insanlara iletilmesine yönelik yaklaşımlardaki bir gelişim görülmektedir. Bu da bize, ilk cemaatin, inanmayan diğer insanlara yönelik faaliyetlerinde, daha çok onlara kendi inançlarını anlatma ve kendilerini ifade etme amacı güderken, sonraki dönem cemaatlerinin ise diğer insanları kendi dinlerine döndürme hedefi taşıdıklarını anlatmaktadır.</font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Peki İncillerde yer alan bu ifadeler, Miladi takvimin başlarında Galile bölgesinde yaşayan ve günümüz çağdaş bilim adamlarınca “tarihsel İsa” diye adlandırılan şahsiyete mi aittir? </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Şüphesiz bu sorunun cevabı, eldeki mevcut İncil metinlerinin tarihte yaşayan İsa’yı ve mesajını ne kadar yansıttığı ve İncil yazarlarının tarihsel İsa ve mesajıyla ne kadar ilişkili olduğu sorularına verilecek cevapla yakından irtibatlıdır. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Yeni Ahit uzmanı Marcus Borg, eldeki mevcut İncillerin doğrudan tarihsel dokümanlar olmadığını ve bu İncillerde bulunan İsa’ya ilişkin her deyiş ve hikayenin erken dönem kilisesi tarafından şekillendirilmiş olduğunu belirtir.<sup>8</sup> Bir başka ifadeyle İsa sonrası dönemde, Antakya merkezli Helenistik İsa cemaati ve Pavlus tarafından savunulan “Tanrısal Oğul Rab İsa Mesih” öğretisi çerçevesinde teşekkül eden ilk Hıristiyan cemaat, Hz. İsa’nın yaşamı ve öğretilerine ilişkin kendilerine ulaşan duyumları, kendi İsa anlayışları doğrultusunda yorumlamışlardır; bu ilk cemaatin dinsel metinleri olarak ortaya çıkan İncillerde ise bu yorumlar yer almıştır. Dolayısıyla İncil metinlerinde gerçekten İsa’ya ait olan otantik söz ve davranışlarla bu ilk dönem kilisesi tarafından yapılan yorumlamalar birbirine karıştırılmıştır. </font></p>
<p align="center"><strong><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">İsa ve Hıristiyanlık </font></strong></p>
<p><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Antakya merkezli cemaat tarafından oluşturulan ve öğretilerinin temelinde İsa’nın bedenleşmiş ilahi oğul ve Mesih olduğu inancı yer alan bu harekete, muhalifleri tarafından, Miladi birinci yüzyıl ortalarından itibaren, Mesihçi düşünceyi merkez alan görüşlerinden ötürü Hıristiyanlar (yani Mesihçiler) adı verilmiştir. Nitekim Resullerin İşleri’nin yazarı Luka da ilk kez Antakya’da elçilerin Hıristiyan (Kristianous) olarak adlandırıldıklarını anlatmaktadır.<sup>9</sup> </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Bu durumda Hz. İsa’nın, tarihsel açıdan Hıristiyan ve Hıristiyanlık terimleriyle bir irtibatı olmadığı açıktır. Esasen, İsa’nın yaşadığı dönemde muhalifleri (genelde Sadukilik ve Ferisilikle irtibatlı Yahudiler) İsa’yı ve cemaatini Nasuralardan olmakla itham etmişlerdir. Nitekim gerek çeşitli Yeni Ahit metinlerinde gerekse Filip İncili, Mısırlılar İncili gibi apokrif (Hıristiyanlarca sahih sayılmayan) metinlerde İsa ile ilgili olarak bu terim kullanılmaktadır. Bu metinlerdeki ifadelerden anlaşıldığına göre, İsa ile ilgili olarak kullanılan bu terim, İsa öncesi dönemlerden itibaren varlıkları bilinen ve Kudüs merkezli Yahudileri sapkınlıkla, Musa’nın mesajını ve kitabını bozup tahrif etmekle suçlayan Nasuralar mezhebiyle ilişkilidir. Kendilerine karşı şiddetli eleştiriler yönelten ve onları ısrarla Musa hukukuna davet eden İsa’yı, Yahudiler Nasuralardan olmakla itham etmişlerdir.<sup>10</sup> Erken dönem Hıristiyan yazar Epiphanius’un verdiği bilgilere göre, daha sonraları Yahudiler, İsa cemaatine, “İsa yanlıları” anlamında Yeşuanlar (İseviler) adını vermişlerdir. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Temsil ettiği mesajlar açısından da Hz. İsa’nın Hıristiyanlıkla hiçbir ilgisi yoktur. Örneğin elimizdeki mevcut kanonik (Hıristiyanlarca sahih sayılan) İncil metinlerinden tarih itibarıyla en eskileri olan Sinoptik İncillerde (yani Matta, Markus ve Luka’da) İsa, kesinlikle kendisini Tanrı Oğlu, Tanrı, bedenleşmiş Kelam, Mesih ve benzeri, Hıristiyan teolojisinde son derece merkezi ve belirleyici olan isim ve niteliklerle adlandırmaz; aksine İsa’nın kendisine atfedilen ifadelerde İsa kendisi için sıklıkla “insanoğlu” tanımlamasını kullanır. Bundan başka çeşitli ifadelerde kendisinin bir “peygamber” olduğuna işaret eder. Bu konudaki en çarpıcı ifadeler Luka 13:31-34 ve Markus 6:1-4’te geçmektedir. İsa’nın talebeleri ve etrafındaki kişiler de onu peygamber olarak tanımaktadırlar.<sup>11</sup> Aynı şekilde eldeki Sinoptik metinlerde İsa ile İsa’nın çağdaşı olan ve İsa öncesi bir peygamber olarak yörede halkı aydınlatmaya çalışan Yahya arasında kurulan irtibat ve her iki şahsiyetin mesajlarındaki paralellik de dikkat çekicidir. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">İsa’nın halka tebliğ ettiği mesaj, başlıca üç husus etrafında yoğunlaşmaktaydı. Bunlardan ilki Tanrı’nın egemenliğine halkı davet etmesiydi. Tanrı’nın (ya da göklerin) egemenliği ise bir taraftan insanların Tanrı’ya iman ve onun emirlerine bağlanmakla yaşamlarında onun emrettiği yola girmelerini, bir taraftan ise yaklaşan hesap gününe inanmalarını ve ona hazırlık yapmalarını ifade etmekteydi. İsa’nın diğer temel mesajları ise, toplumdaki ahlaksızlıkların ve din istismarının tenkit edilmesiyle toplumdaki seçkinler/elit grubuyla din adamlarından kaynaklanan sosyal bozuklukların ve halkın üzerinde estirilen şiddet, sömürü ve terör düzeninin reddedilmesiydi. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Dolayısıyla günümüzde yaygın şekilde &#8211; yanlış olarak- anlaşıldığı gibi, tarihsel İsa’nın Hıristiyanlıkla bir ilişkisi yoktur ve bu bağlamda İsa bir Hıristiyan (ya da ilk Hıristiyan) değildir. İsa ile ilgili yapılabilecek en basit bir tanımlama, onun bir Musevi (yani Hz. Musa’nın mesajını izleyen, onu tebliğ eden ve yaşadığı toplumda Musa hukukunun geçerliliğini savunan) olduğudur. Gerek Sinoptik İnciller gerekse Tomas İncili gibi metinlerde İsa’nın sözleri üzerinde yapılan araştırmalar, bunu ortaya koymaktadır. Nitekim Kur’an’da da Hz. İsa’nın bu özelliklerine vurgu yapılmaktadır (örneğin Ali İmran 48-51). </font></p>
<p align="center"><strong><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Pavlus: İlk Hıristiyan Misyoner </font></strong></p>
<p><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Hıristiyanlığın misyon anlayışının oluşumunda/gelişiminde hiç şüphesiz Pavlus’un önemli bir yeri vardır. Esasen Pavlus, bir bütün olarak Hıristiyan geleneğinde (tarihinde, teolojisinde, etik anlayışında vs) oldukça önemli bir şahsiyettir; Hıristiyanlık açısından olmazsa olmaz bir değerdir. Meşhur Hıristiyan ilahiyatçı H. Küng’ün yerinde tespitiyle, “Pavlus olmaksızın ne Katolik Kilisesinden, ne Yunan ya da Latin patristik teolojisinden ve ne de Hıristiyan-Helenistik kültürden bahsedilebilir.”<sup>12</sup></font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Her ne kadar Hıristiyanlar, misyonun diğer insanlara iletilmesi konusunda referanslarını Yeni Ahit’te yer alan İncil metinlerinde geçen İsa’nın bazı sözlerine dayandırsalar da Hıristiyanlık tarihinde ilk sistematik misyon faaliyetinin Pavlus’la başladığı görülür. Pavlus, Helenistik İsa cemaati tarafından kurgulanan ve kendisi tarafından geliştiren “ilahi Oğul Rab İsa Mesih” inancını temel alan öğretileri yaymak amacıyla Anadolu, Yunanistan ve Makedonya’ya yönelik üç önemli misyon seyahati düzenlemiştir. Pavlus’un bu seyahatlerini konu alan anlatılar ve bunlarla ilişkili çeşitli topluluklara (veya kimselere) gönderdiği mektuplar, Yeni Ahit metinleri arasında önemli bir yer tutmaktadır. Pavlus, mektuplarında, öğretilerini yaymayı hedeflediği bu misyon faaliyetlerinde uyguladığı metodolojiye ilişkin çeşitli bilgiler de vermektedir ki misyona ilişkin metodolojiyi konu alan bu bilgiler, Yeni Ahit öğretilerini yaşamlarında temel alan Hıristiyan çevreler (özellikle de kutsal kitabı dinde temel referans sayan Protestanlar ve bunun uzantısı olarak faaliyet gösteren Evangelik cemaatler) için bağlayıcı bir özellik taşımaktadır. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Pavlus, Korintlilere birinci mektubunda, inandığı öğretileri yayarken yaptığı fedakarlığı ve karşılaştığı zorlukları konu aldığı sözlerinde, dini yaymada hedef aldığı kişilere misyonu götürürken esas aldığı metodu şöyle anlatır: </font></p>
<blockquote><p>
<em><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Ben özgürüm, kimsenin kölesi değilim. Ama daha çok kişi kazanayım diye herkesin kölesi oldum. Yahudileri kazanmak için Yahudilere Yahudi gibi davrandım. Kendim Kutsal Yasa’nın (Musa hukukunun) denetimi altında olmadığım halde, Yasa altında olanları kazanmak için onlara Yasa altındaymışım gibi davrandım. Tanrı’nın yasasına sahip olmayan değil de Mesih’in yasası altında olan biri olarak, Yasa’ya sahip olmayanları kazanmak için Yasa’ya sahip değilmişim gibi davrandım. Güçsüzleri kazanmak için güçsüzlerle güçsüz oldum. Ne yapıp ne edip bazılarını kurtarmak için herkesle her şey oldum (1 Kor. 9:19-22). </font></em></p></blockquote>
<p><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Pavlus, bir başka ifadesinde ise şöyle der: “Bana her şey serbest; ancak ben hiçbir şeyin kölesi olmam”.<sup>13</sup> Yine o, bir başka yerde ise “&#8230; kurtulsunlar diye birçok kimsenin yararını gözeterek herkesi her yönden hoşnut etmeye çalışıyorum” demektedir.<sup>14</sup> </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Açıkça görüldüğü gibi bu ifadelerinde Pavlus, insanları kendi öğretilerine inandırabilmek için adeta her şeyi caiz gördüğünü ve her yolu denediğini, inanıp kabul etmediği halde karşısındakileri kendi tarafına çekebilmek amacıyla onların çeşitli inanç ve değerlerini kabul ediyormuş gibi görünüp, -en masum bir ifadeyle- “takiyye” yaptığını, kısaca amacını gerçekleştirebilmek için her yolu denediğini anlatmaktadır. Nitekim, Yeni Ahit’te yaşamı ve seyahatleriyle ilgili anlatılardan da onun bu metodolojisini nasıl yürürlüğe koyduğunu anlamak mümkündür. Örneğin Musa yasasına şiddetle karşı çıktığı bilindiği halde zaman zaman Yahudi bir çevrede bulunduğunda bunun gereklerine uyduğu görülmektedir. Mesela, katı bir sünnet olma karşıtı olduğu halde, ortam onu gerektirdiğinde öğrencisi Timoteyus’u sünnet ettirmekten kaçınmamış, yine Yahudi halka hoş görünmek amacıyla tapınakta Musa hukuku çerçevesindeki arınma törenlerine katılmakta bir beis görmemiştir.<sup>15</sup> Bu tutum, İslam düşüncesinin son derecede önem verdiği “olduğun gibi görün göründüğün gibi ol” prensibine karşı, hedefe ulaşmak için “gerektiğinde olmadığın gibi görünebilirsin” tavrının yeğlenmesidir. Muhataplarına karşı açık, dürüst ve şeffaf olmamayı caiz gören bu tutumda ahlaki bazı sorunların bulunduğu aşikardır. Nitekim Pavlus’un bu metodolojisi, kendisinden yüzyıllarca sonra yaşayan Makyevelli’nin (N. Machiavelli) çokça tartışılan meşhur “davaya giden her yol mubahtır” ilkesini akla getirmektedir. Bir başka ifadeyle Pavlus, Makyevelli’den çok önce bu anlayışı prensip edinmiş ve kendisini rehber edinenlere bunu miras bırakmıştır. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Açıkça anlaşılacağı gibi Pavlus’un bu misyon anlayışı, muhatap aldığı insanları ne yapıp edip kazanmayı ya da Hıristiyanlaştırmayı amaçlayan ve bu uğurda gerekiyorsa her yola başvurmayı caiz gören bir anlayıştır. Günümüz misyonerlerinin, -ileride inceleyeceğimiz şekilde- gittikleri yörelerde başvurdukları yöntemler dikkate alındığında, Pavlus’un bu metodolojisinin misyonerlikte temel alındığı anlaşılmaktadır. </font></p>
<p align="center"><strong><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Hıristiyanlığın Siyasallaşma Süreci ve Misyonerlik </font></strong></p>
<p><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Miladi ikinci ve üçüncü yüzyıllarda çeşitli baskılarla yüz yüze olan Hıristiyanlık, önce 313 Milan Fermanıyla birlikte Roma İmparatorluğunda korunma altına alınan bir din olmuş, bunu izleyen dönemde ise Roma’nın resmi dini haline gelmiştir. Bu süreç kilisenin siyasallaşmasını da beraberinde getirmiştir. Zira Roma İmparatorluğu, kendi siyasal yapısıyla bütünleştirdiği Hıristiyanlık inanç ve öğretilerini, resmi bir söylem olarak kabul etmiş ve tebası konumundaki halklara bu inancı gönüllü ya da gönülsüz benimsetme yoluna gitmiştir. İmparatorluğun resmi dinsel söylemi olarak belirlenen anlayışın dışında oluşan ya da oluşabilecek teolojik anlayış ve değerlendirmeler, doğrudan imparatorluğun egemenlik hakkına karşı bir başkaldırı ve isyan olarak kabul edilmiştir. Nitekim bu nedenle dördüncü yüzyılda farklı bir İsa anlayışıyla ortaya çıkan Donatizm ve Arianizm gibi akımlar, Roma İmparatorluğunun siyasal ve askeri gücü kullanılarak şiddetle bastırılma yoluna gidilmiştir. Yine bu nedenle başta Konstantin olmak üzere Roma imparatorları, Hıristiyanlığın çeşitli inanç konularının görüşüldüğü teolojik toplantılara taraf olarak katılmışlar; hatta belirli kararların alınması için bizzat kendileri böylesi toplantıların düzenlenmesini istemişlerdir. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Böylelikle Hıristiyan inanç ve öğretileri çeşitli siyasal iktidarların resmi dini/söylemi haline dönüşmüştür. İktidarlarca benimsenen Hıristiyanlığın belirli bir teolojik yorumunun dışında kalan düşünceler, şiddetle itham edilmiş ve taraftarları zındıklık ve heresi ile suçlanarak takibat altına alınmışlardır. Bu nedenle, tarihte “Ayrılmış Doğu Kiliseleri” adıyla ortaya çıkan Monofizit ve Diyofizit doğu kiliseleri (yani Süryaniler, Ermeniler ve Nasturiler gibi akımlar), farklı teolojik inançları nedeniyle erken dönemlerden itibaren imparatorluk ve onun resmi inancının savunucusu olan ana kilise tarafından aforoz edilmişler ve bu kiliselere bağlı halklar Roma tarafından imparatorluğa isyan ve zındıklık suçlamasıyla takibat altına alınmışlardır. Nitekim, Roma ve sonraki dönemlerde Bizans’ın bu baskı ve şiddetinden usanan doğu Hıristiyanlarının yedinci yüzyıldan itibaren Müslüman hükümranlığını adeta bir kurtuluş olarak görmüş olmaları ve genellikle yapılan bir barış anlaşmasıyla İslam egemenliğine girmeleri boşuna değildir. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">İşte bu bağlamda Ortaçağda misyonerlik kurumu, iki farklı grubu muhatap almaktaydı. Bunlardan birincisi Hıristiyan olmayan halklardı. Başta Avrupa ve Kuzey Afrika’nın farklı inançlara sahip olmayan halkları olmak üzere, Hıristiyanlık dışı insanların Hıristiyan inancına sokulması için Roma ve Bizans imparatorluklarının siyasal ve askeri desteklerini arkalarına alan Roma ve İstanbul kiliseleri, yoğun bir misyon faaliyetine giriştiler. Nitekim bu çabaların bir sonucu olarak kısa zamanda Roma İmparatorluğu sınırları dahilinde ya da imparatorluğun siyasal ve askeri etki alanı altında kalan bölgelerde yaşayanlar büyük oranda Hıristiyanlaştırıldı. Misyonerlik faaliyetlerinin muhatabı olan ikinci grubu ise İsa’nın şahsiyeti, sakramentler vb konularda farklı teolojik değerlendirmelere sahip olan ve bu nedenle heretik sayılan gruplar oluşturuyordu. Ortaçağ boyunca Roma ve Bizans’ın resmi akidesine bağlı misyonerler, Süryaniler, Nasturiler, Ermeniler, Keldaniler vb bu farklı kiliselere bağlı inananları, Roma ve Bizans merkezli siyasal iktidarların resmi öğretilerine inandırmak için yoğun bir faaliyet gösterdiler. Hatta çoğunlukla arkalarına aldıkları siyasal ve askeri destekle, farklı düşünen bu insanları kendilerine döndürmek için zor kullandılar. İlerleyen dönemlerde de bu tür faaliyetler azalmaksızın devam etti. Özellikle Latin Kilisesi olarak da bilinen Roma Kilisesi, diğer bütün farklı kilise mensuplarını (Bizans imparatorluğunun resmi öğretisini temsil eden İstanbul Kilisesi bağlıları da dahil) kendi inanç ve değerlerine bağlayabilmek, bir başka ifadeyle onları kendi bünyesinde sindirebilmek amacıyla yoğun bir kampanya yürüttü. Örneğin Ortaçağ boyunca Kilisenin önderliğinde, özelikle Müslümanlara karşı düzenlenen askeri seferler olarak bilinen Haçlı Seferleri, aynı zamanda Balkanlar ve Güney Avrupa’nın çeşitli bölgelerindeki farklı Hıristiyan gruplara karşı da düzenlendi. Yine, Müslümanlara karşı düzenlenen Haçlı Seferlerinde, Katolik Roma’ya bağlı Haçlı orduları yalnızca Müslümanları değil Ortodokslar, çeşitli doğu kiliseleri bağlıları vb karşıt Hıristiyan grupları da (tabi ki bu arada Yahudileri de) hedef aldılar. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Böylelikle Batıdaki siyasal güçlerin desteğiyle hareket eden ve bu siyasal güçlerin resmi din söylemini temsil eden misyonerler, faaliyette bulundukları yerlerde, yalnızca inandıkları öğretilere halkı inandırma çabasında olmadılar, aynı zamanda irtibatlı oldukları siyasal güçlerin otoritesini ve egemenlik yetisini ifade eden resmi kültürel anlayışın temsilcisi oldular ve bunun propagandasını yaptılar. Dolayısıyla bu bağlamda misyonerlik, dinin siyasallaşması çerçevesinde, siyasal erkin otoritesinin kabulü ve pekiştirilmesi için gerekli olan kültür ihracıyla resmi din anlayışının savunusunda ve yayılmasında hayati rol oynayan bir kurum olageldi. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Miladi beşinci yüzyılın ikinci yarısında Batı Roma’nın çöküşüyle Roma Kilisesi, Batı Roma’nın iktidar alanı üzerinde doğan otorite boşluğundan yararlanarak kısa sürede siyasal bir güç olarak ortaya çıktı. Hıristiyanlığın mimarı Pavlus’un, otorite ve egemenliği ikiye ayıran ve metafizik bağlamda egemenliği tanrıya verirken dünyevi anlamda egemenliği siyasal güçlere hasreden ve siyasal güçlere itaati tanrıya itaatle eşdeğer görerek egemenlik alanında tanrı ile kral arasında gerçekleşen bir güçler ayrımını esas alan yaklaşımına rağmen kilise ve Papalık, lehine gelişen mevcut şartlardan yararlanmış ve dini olmanın yanı sıra dünyevi bir iktidar olarak da ortaya çıkmak suretiyle dinin siyasallaşması hadisesini doruğuna çıkarmıştı. Kısa zamanda askeri, ekonomik ve sosyal kurumlarını tesis ettiren ve resmi din söylemine karşı çıkanları sindirip yok etmeyi hedefleyen engizisyon yargı sistemini geliştiren Roma Kilisesi, misyonerlik kurumu vasıtasıyla kendi teolojik ve siyasal iktidarını etrafa yaymaya ve böylelikle egemenlik alanını genişletmeye çalıştı. Ancak Roma Kilisesinin bu çabası, Hıristiyanlık dünyasında bir dizi ayrılık hareketini de beraberinde getirdi. Öncelikle, 15. yüzyıl ortalarına kadar ayakta kalan Bizans’ın resmi din anlayışını temsil eden İstanbul kilisesi, Roma’nın bu girişimine karşı mücadele başlattı ve Roma ile İstanbul arasındaki bu çekişme ve karşıtlık sonuçta Roma İmparatorluğunun mirasını paylaşan Hıristiyan dünyasının iki büyük (ve birbirine düşman) akım halinde ortaya çıkmasına neden oldu; Katolik ve Ortodoks Kiliseleri oluştu. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">16. yüzyıldan itibaren, başta ünlü Martin Luther olmak üzere çeşitli reformistler, bir dizi teolojik yenilik yanı sıra kilisenin siyasal/dünyevi bir güç olmasını sorgulamaya başladılar. Luther ve arkadaşlarının hareketi, aslında Hıristiyanlıkta reformdan çok bir öze dönüş hareketiydi; zira dinde temel referans olarak kutsal kitabı kabul eden bu reformistler, örneğin egemenlik konusunda Pavluscu çizginin esas alınmasını öngördüler. Pavluscu yaklaşım, tanrının egemenliğini yalnızca metafizik alana ve iman, tövbe, yargılama vb konulara hasretmekte, dünyevi konularda ise siyasal/laik iktidarlara mutlak egemenlik tanımaktaydı. Dolayısıyla “kimin toprağı onun dini” ilkesi çerçevesinde reformistler, kilisenin ve Papalığın dünyevi iktidar iddiasını (dolayısıyla teokrasiyi) reddetmekteydiler. Bu teolojik ve sosyolojik ayrılıklar kısa zamanda kuzey Avrupa’nın önemli bir kesiminin, Hıristiyanlığın ana gövdesinden Protestanlar olarak kopmasına neden oldu. Dolayısıyla Roma Kilisesinin (Papalığın) dinsel ve siyasal tavrının savunucusu ve yayıcısı olan Katolik misyonerler için, faaliyet alanlarına yeni bir muhatap kitle, Protestanlar eklenmiş oldu. Diğer taraftan, Protestan hareketinin de Hıristiyanlığın siyasallaşması sürecinden bağımsız olduğu ya da dinin siyasallaşmasına karşı çıktığı söylenemez. Zira, tanrı adına iktidarı elinde bulundurduğunu iddia eden Papalığa karşı çıkan Protestanlar, yine Tanrı adına iktidarın kilise dışı siyasal egemenlere verilmesi gerektiğini savundular. Hatta Protestanlar arasında bazıları, dünyevi iktidarların otoritesini o kadar vurguladılar ki dinsel alanın dahi siyasal iktidarlarca düzenlenmesi gerektiğini savundular. Böylelikle dinin siyasallaşma sürecinde Katolisizm Papalık ve kilise merkezli bir din anlayışını vurgularken, Protestanlık ise kilise dışı iktidarlar merkezli bir din anlayışını ön plana çıkardılar. Yine, Katolisizm, Papalığın hegemonyacı gücünü arkasına alırken, Protestanlık da başta Alman prens ve derebeyleri olmak üzere çeşitli Avrupa siyasal güçlerini arkasına aldı. Protestan akım içerisinde yer alıp teşkilatlanan kiliseler kısa zamanda kendi anlayışları doğrultusunda bir misyon ve misyonerlik kurumu oluşturmakta gecikmediler. Protestan misyonerler de tıpkı Katolik meslektaşları gibi, Hıristiyan olmayan muhataplarla birlikte gerek Katolikleri gerekse diğer Hıristiyan kilise bağlılarını hedef aldılar. Kendi siyasal-sosyal anlayışlarını ve bu çerçevede oluşturdukları din yorumlarını diğer bölgelere ihraç etmeyi hedeflediler. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">İlerleyen dönemlerde gerek Katolik gerekse Protestan misyoner kuruluşlarının önemli bir hedefi, başta Ortadoğu ve Doğu Avrupa olmak üzere çeşitli yörelerde yaşayan ve genellikle Müslümanların siyasal egemenliği altında bulunan doğu Hıristiyanları oldu. Özellikle sömürge dönemlerinde, bu farklı Hıristiyan grupların Katolikleştirilmesi veya Protestanlaştırılması amacıyla çeşitli Katolik veya Protestan ülkelere mensup misyonerler yoğun bir uğraş verdiler. Bunun neticesinde örneğin Katolikleşmiş ya da Protestanlaşmış Süryaniler, Ermeniler vb gruplar (Türkiye’de mevcut olan Protestan Ermeni Kilisesi gibi) ortaya çıktı. </font></p>
<p align="center"><strong><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Müslümanlara Yönelik Misyonerlik Faaliyetleri </font></strong></p>
<p><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Müslümanlarla Hıristiyanlar arasındaki ilişkilerin tarihi oldukça eskidir; İslam’ın ilk dönemlerine kadar uzanır. Yedinci yüzyılda İslam, genç ve dinamik bir inanç sistemi olarak, tarihte hiçbir dinin başaramadığı oranda hızlı bir yayılma göstermiş, kısa zamanda farklı etnik ve kültürel kimliklere sahip kitleleri kendine taraftar edinmiştir. İslam’ın bu dinamizmi, Müslümanları kısa zamanda siyasal, kültürel ve ekonomik bağlamda oldukça güçlü egemen bir hale getirmiş; böylelikle İslam, Hıristiyanlığın ana vatanı sayılan yörelerde, yani Filistin-Ürdün, Suriye, Anadolu ve Kuzey Afrika’da hızla yayılmıştır. Hatta Müslümanlar, ilerleyen dönemlerde İspanya’nın önemli bir kısmında Balkanlarda ve benzeri yerlerde de egemenliklerini tesis etmişlerdir. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Şüphesiz İslam’ın bu hızlı yayılışıyla siyasal ve kültürel açıdan Müslümanların sahip oldukları güç, diğer İslam karşıtlarıyla birlikte Hıristiyanları ve teokratik yapısıyla Batı Hıristiyanlığının patronajlığını yürüten Papalığı fazlasıyla rahatsız etmiştir. Nitekim Ortaçağ boyunca Batı Hıristiyan dünyası, bu hızlı yükselen gücü durdurmanın ve geri püskürtmenin yollarını aramışlardır. Bu çerçevede birkaç yüzyıl sürecek olan çeşitli Haçlı Seferleri düzenlenmiş, bu seferlerin bazılarında elde edilen kısmi başarılarda ele geçirilen yörelerin Hıristiyanlaştırılmasına ve buralardaki İslami kültürel değerlerin yok edilmesine çalışılmıştır. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Müslümanların her açıdan güçlü oldukları bu dönemlerde, kilisenin ve Hıristiyan misyonerlerin önceliği, İslam egemenliği altında yaşayan ve ana kilise (Roma) tarafından heresi ile suçlanan Hıristiyan grupları kendi cemaati yapmaya çalışmak olmuştur. Bununla birlikte misyonerler, kitleler halinde insanları kendisine çeken ve siyasal ve kültürel yönden güçlü olanların dini  konumunda bulunan İslam’ın cazibesine karşı, kendi inanç esaslarını savunmak, Hıristiyan halkların İslam’a yönelmesine engel olmak, İslam’a giren Hıristiyanları yeniden Hıristiyanlığa döndürmeye çalışmak ve İslam’a karşı polemik üretmek konusunda yoğun çaba sarf etmişlerdir. Dolayısıyla Müslümanların her yönden güçlü oldukları bu dönemde Hıristiyan misyonerlerin Müslümanları Hıristiyanlaştırmaya yönelik çabalarından çok, İslam’a karşı kendi cemaatlerini bir arada tutabilmek ve Müslümanların otoritesi altında yaşayan farklı Hıristiyan grupları kendi kiliselerine çekmek yönünde faaliyetleri olmuştur. Bu arada, çeşitli İslam ülkelerine seyahatler yapan belirli Hıristiyan tarikatlarına mensup keşişler ve Hıristiyan seyyahlar, İslam’a karşı mücadele edebilmek amacıyla İslam’ı ve kendilerine göre İslam dininin eleştirilebilecek zayıf yönlerini öğrenmeye çalışmışlardır. Örneğin, Ortaçağ’da çeşitli İslam ülkelerine seyahatler yapan Fabri ve Piloti gibi Hıristiyan seyyahlar bu çerçevede faaliyet göstermişlerdir. Bunlardan Piloti, Müslümanların Hıristiyan oldukları ya da Hıristiyanlaştırıldıkları taktirde, onlardan çok iyi Hıristiyan olacağını; zira onların adalet ve bağışa/ihsana büyük önem verdiklerini vurgulamıştır. Yine bu dönemde kilise, İslam’a karşı mücadele kapsamında İslam inancının öğrenilmesinin önemini vurgulamıştır. Bu bağlamda 1311-1312’de gerçekleşen Viyana Konsili’nde Hıristiyan Batı ülkelerindeki üniversitelerde Arapça dili ve İslam kültürü okutan kürsüler kurulması yönünde kararlar alınmıştır. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Şüphesiz kilisenin İslam’ı öğrenmeye ve Müslümanları tanımaya yönelik bu çabaları yalnızca kendi cemaatlerini İslam’ın cazibesine karşı korumak amaçlı değildi. Müslüman halklar arasında yapılacak misyon faaliyetleri için kullanılacak/kullanılabilecek bilgi birikimini elde etme amacı da taşımaktaydı. Nitekim, bu amaçla Kettonlu Robert’in yaptığı gibi Kur’an çeviri çalışmaları yapılmış, erken dönemlerde İslam’a karşı yazılan Arapça polemik türü eserler Batı dillerine kazandırılmış ve Cusalı Nicholas, Denys van Leeuwen (Dionysius Carthusians) ve Pedro de Alfonso gibi yazarlarca İslam’a karşı çeşitli eserler kaleme alınmıştır. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Ortaçağ’da İslam ülkelerine yönelik sistematik misyon faaliyetleri Haçlı Seferlerine kadar uzanır. Bu seferler sırasında Francis Assisi gibi bazı keşişler ve –yukarıda bahsettiğimiz- Piloti gibi seyyahlar, Müslümanlar arasında Hıristiyanlığın yayılmasına dikkat çekmişlerdir. Bununla birlikte Müslümanlara yönelik ilk ciddi misyonerlik girişimin, genellikle, 1299-1306 yıllarında Raymund Lull’un Tunus’a yaptığı misyon gezisiyle sistematik olarak başladığı düşünülür. Her ne kadar Raymund Lull bu gezisinde umduğunu bulamamış ve herhangi bir başarı elde edemeden geri dönmüşse de Hıristiyan misyonerlerin İslam toplumlarına yönelik faaliyetleri, özellikle Hıristiyan Batının Müslümanlara karşı gücü eline geçirmeye başladığı dönemlerden itibaren canlanmaya başlamış, o tarihten günümüze çeşitli şekillerde devam etmiştir. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">İslam ülkelerine yönelik misyonerlik faaliyetleri, özellikle 18. yüzyıl ve sonrası yoğunlaşmaya başladı. Çeşitli Batı devletlerinin sömürge hareketlerine paralel olarak, gerek Katolik gerekse Protestan misyonerlik teşkilatları Ortadoğu Müslüman halklarıyla, Ön Asya ve Uzakdoğu’nun Hindistan, Endonezya ve Malezya gibi Müslümanların yoğun yaşadığı çeşitli bölgelerinde Hıristiyanlığın yayılışı için çaba gösterdiler. Özelikle 19. yüzyılda Hıristiyan olmayan toplumlar arasında Hıristiyan misyonunun yayılışı amacıyla Kuzey Amerika’da ve Hıristiyan Avrupa ülkelerinde binlerce merkez oluşturuldu. Örneğin 1893’te yalnızca ABD merkezli Birleşik Presbiteryen Kilisesi’ne bağlı misyonerlik teşkilatlarının sayısı 861’di. Ayrıca yine bu kilise etrafında iki büyük misyoner cemiyetleri kurulu teşekkül etmişti. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Amerika merkezli Presbiteryen Kilisesi, 19. yüzyılda Ortadoğu’nun Müslüman halkları arasında en aktif çalışan misyonerlik teşkilatlarını yönetmekteydi. Bu kilise bünyesinde faaliyet gösteren misyonerler, 19. yüzyılın ilk yarısından itibaren Suriye ve Mısır’ın çeşitli önemli yerleşim birimlerinde misyonerlik merkezleri oluşturdular. Bu merkezler aracılığıyla, özellikle açtıkları okullar ve diğer eğitim kurumları sayesinde, kısa zamanda yerli halk arasında büyük bir saygınlık kazandılar. Bu dönemde, yalnızca Kahire’de 125 misyon merkezi ve bu merkezin idare ettiği 113 okul ile 117 Pazar-okulu bulunmaktaydı.<sup>16</sup> Amerika merkezli Presbiteryen Kilisesi çevresinde aktif olan misyoner örgütlerinin dışında İngiltere, İskoçya, İrlanda, Hollanda ve diğer çeşitli Avrupa ülkeleri merkezli Protestan misyoner gruplar da İslam ülkelerine yönelik misyonerlik faaliyetlerinde önemli rol oynadılar. Doğal olarak Katolik misyoner gruplar da boş durmadılar. Bunlar da başta Osmanlı İmparatorluğu sınırları dahilinde yer alan çeşitli büyük yerleşim birimleri olmak üzere, Ortadoğu’da ve Afrika’da Hıristiyan misyonunu yaymaya çalıştılar. </font></p>
<p align="center"><strong><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Anadolu’da Misyonerlik Faaliyetleri </font></strong></p>
<p><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Ermenilikten Ortodoksluğa ve Süryaniliğe kadar farklı Hıristiyan gruplar yüzyıllarca Müslümanlarla birlikte aynı topraklarda yaşamalarına rağmen, Anadolu Müslümanlarına yönelik sistematik Hıristiyanlaştırma faaliyetleri 19. yüzyıla kadar fazla görülmedi. Doğal olarak bunun en önemli nedeni, -yukarıda da ifade ettiğimiz gibi- bu dönem öncesi Osmanlıların siyasal anlamda henüz gücünü kaybetmemiş olmasıydı. 19. yüzyıl ve sonrasında da Müslümanlara yönelik misyonerlik faaliyetleri, yüzyıllarca Müslümanlarla bir arada yaşayan Ermeniler, Ortodokslar, Süryaniler ve Nasturilerden kaynaklanmadı. Bugün hâlâ Ortadoğu’da yaşayan bu Hıristiyan grupların sistematik misyonerlik faaliyetleri içerisinde yer almamaları dikkat çekicidir. Tabi bu gruplar arasından Protestanlaşmış veya Katolikleşmiş olanları ayırmak gerekir. Zira Protestan veya Katolik misyon grupların etkisiyle Protestanlaşan ya da Katolikleşen bu gruplar, yeni katıldıkları Hıristiyan çevrenin misyon ve misyonerlik anlayışını da adapte etmişlerdir. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Henüz 17. yüzyılda, Fransa’yla yakınlaşma siyasetine paralel olarak bazı Cizvit ve Franziskan din adamlarının ve misyonerlerin Osmanlının çeşitli şehirlerine gelip yerleşmelerine izin verildi. Fakat bu misyoner gruplar, Müslüman halktan ziyade Osmanlı vatandaşı Hıristiyan azınlıklarla diğer gayrimüslimleri hedef edindiler. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">19. yüzyıl ise Anadolu’da faaliyet göstermeleri açısından misyonerler için tam bir altın çağ oldu. Osmanlının ekonomik, siyasal ve askeri yönden zayıflamasına paralel olarak Avrupa devletlerine tanınan ayrıcalıklar, bu devletler himayesinde çalışan misyoner örgütler için bulunmaz bir fırsat olmuştur. İngiltere ve sonraları Amerika himayesinde Anadolu’ya gelip yerleşen misyoner örgütleri, özellikle Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde açtıkları okulları üs edinerek Hıristiyanlığı yaymaya çalışmışlardır. Bu dönemde misyonerlerce bazı illerde açılan okulların sayısını vermek, bu aktivitelerin ulaştığı boyutu anlamak açısından yeterli olacaktır. Örneğin 1894’te yalnızca Elazığ’da (Harput ve civarında) Protestanların açtığı okul sayısı 83’tür. 20. yüzyılın başlarında ise, çoğunluğu Amerikan Protestan gruplara bağlı olmak üzere Protestan ve Katolikler tarafından açılan okul sayısı 800 civarındadır. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Birinci Dünya Savaşı sırasında Anadolu’ya yönelik misyonerlik faaliyetlerinde ciddi bir kesinti yaşandığı görülür. Zira, savaşın öncesinde ve sonrasında, çeşitli güçlerin tahrik ve kışkırtmalarıyla isyan eden ya da yabancı istilacı güçlerle işbirliği yapan Hıristiyan azınlıklarla Müslüman halk arasında ciddi sorunlar yaşandı. Azınlıklardan kaynaklanan bu ihanet nedeniyle Müslüman halk genelde Hıristiyanlara karşı mesafeli durmaya başladı. Dolayısıyla Müslümanlara yönelik faaliyet sürdüren ve teşkilat olarak çeşitli Batı ülkelerine dayalı olan misyoner örgütleri büyük ölçüde Anadolu’yu terk etmek durumunda kaldı; bunların işlettiği okulların ise önemli bir kısmı kapandı. Cumhuriyetin ilan edilişi dolaylarında, misyoner kurumları çerçevesinde Anadolu’da aktif olan hâlâ çeşitli eğitim kurumları bulunmaktaydı. Ancak ilerleyen dönemlerde bunların birçoğu ya kendiliğinden ya da devletin müdahalesiyle kapanmak zorunda kaldı. Örneğin Bursa’da faal olan Amerikan Kız Koleji, burada eğitim gören kızlardan üçünün Hıristiyan olduğu haberlerinin yayılması üzerine, bizzat Atatürk’ün direktifiyle kapatıldı. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">İlerleyen yıllarda da Anadolu’daki misyonerlik aktivitelerindeki duraklama ve gerileme devam etti. Şüphesiz bunda, henüz yeni kurulmuş olan Cumhuriyetin izlediği genellikle içe dönük politikaların ve İkinci Dünya Savaşı’nın büyük tesiri olmuştur. Ancak, çok partili sisteme geçilmesine ve Türkiye’nin izlediği politikanın dışa açılmaya başlamasına paralel olarak misyonerlik faaliyetlerinin de yeniden canlanmaya başladığı dikkati çeker. </font></p>
<p align="center"><strong><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Günümüz Hıristiyan Kiliseleri ve Misyonerlik </font></strong></p>
<p><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Hıristiyan dünyasında Mesih öğretisi inanlılarından oluşan kilisenin gerçek rolü ve Hıristiyanların ötekiler arasında üstlenmesi gereken işlev konusunda bir dizi önemli toplantı yapıldı. Kilisenin yeniden tanımlanması bağlamında önceki konsillerde alınan kararlar gözden geçirildi ve misyonerlik-kilise kurumu arasındaki sıkı ilişki vurgulandı. Buna göre kilise, yalnızca Hıristiyan inancına bağlı olan insanların oluşturduğu ve Hıristiyan cemaatin inanç ve ritüellerini ifade eden bir kurum değildir. Zira kilise, Yeni Ahit’te belirtildiği gibi İsa Mesih’in bedeni olarak aynı zamanda İsa Mesih misyonunun da ifadesidir. Bu bağlamda kilise kurumuna bağlı her organın ya da kilise ile ilişkili her kurumun en temel işlevi etrafa İsa Mesih öğretisini ifşa etmek ve İncillerde bizzat İsa tarafından yapılması istenen, bütün ulusların İsa Mesih yanlısı yapılmaları misyonunu yürütmektir. Dolayısıyla, bir TV tartışma programında konuşmacı olarak katılan bir Hıristiyan din adamının da belirttiği gibi,<sup>17</sup> her kilise bir misyonerlik kurumudur. Kilisenin faaliyet alanı ise bütün ulusları kapsayan tüm yeryüzüdür. Böylelikle Pavluscu öğretiler etrafında şekillenen Hıristiyan inancının kiliseye yüklediği tarihsel misyon, yeniden vurgulanmıştır. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">1962-1965 yılları arasında gerçekleştirilen 2. Vatikan Konsili, Katolik Hıristiyanlığın kendisini yeniden ifade etmesi ve Hıristiyan olmayan insanlara yönelik kilisenin geleneksel tavrını sorgulaması açısından önemli bir olay olarak tarihe geçti. Bu konsile ilişkin belgelerde, diğer insanlara İsa Mesih mesajını götürmenin ve bu çerçevede onlara yönelik misyonerlik faaliyetlerinin önemi tekrar tekrar vurgulandı. Gerek bu konsilde ısrarla önemi vurgulanan dinler arası diyalog gerekse geleneksel misyon yöntem ve tekniklerinin güncellenmesi bağlamında, misyonerliğin daha verimli yürütülebilmesinin yolları tartışıldı. </font><br />
<strong><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">1- Diyalog: </font></strong><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">2. Vatikan Konsilinde gerek Müslümanlarla gerekse Hıristiyan olmayan diğer kişilerle ilişkilerin hangi boyutta olması gerektiğine dair önemli kararlar alındı. Örneğin Müslümanlara yönelik belgede, İslamın tarih boyu hep olumlu meyveler verdiği ve Müslümanların gerek İsa’ya gerekse Meryem’e büyük saygı duydukları belirtildikten sonra, her ne kadar tarihte Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında bir takım olumsuz hadiseler yaşandıysa da artık her iki dinsel topluluk arasında daha yapıcı ve olumlu ilişkilerin kurulmasının gerekliliği vurgulandı. Ayrıca kilisenin çeşitli belgelerinde ve toplantılarında, günümüz dünyasında yaşanan çeşitli krizler ve insanlığın yüz yüze kaldığı çeşitli sorunlara karşı dinler arası diyalogun ne kadar önemli olduğunun altı çizildi. Bununla birlikte yine çeşitli kilise belgelerinde ve yakın zamanlarda alınan kararlarda, dinler arası diyalogun diğer inanç bağlılarına Hıristiyan misyonunu ulaştırmanın önemli bir aracı olduğu belirtildi. Bir başka ifadeyle, buna göre kilisenin anlayışına göre dinler arası diyalog, misyonerlik faaliyetleri açısından olmazsa olmaz bir araçtır. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Böylelikle kilise öncülüğünde, gerek Müslümanlarla gerekse diğer inanç bağlılarıyla (hatta ateistler ve benzeri diğer kişi ve cemiyetlerle) diyalogu öngören çeşitli toplantılar düzenlendi. İfade ettiğimiz gibi, toplumlar arası barışın tesisi ve açlık, fakirlik, şiddet, anarşi ve kaos gibi insanlığın geleceğini tehdit eden sorunlara karşı evrensel işbirliği gibi görünür amaçların ötesinde kilisenin bu toplantılardaki temel amacı, ötekilere Hıristiyan misyonunun anlatılması açısından uygun ortamın oluşturulmasıydı. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Her ne kadar kilise dinler arası diyalogu, misyonerlik faaliyetleri için bir zemin kabul etse de diyalog süreci, diyalog kurulan toplumların ve dinsel geleneklerin de uygun şartlar oluştuğunda kendilerini Hıristiyanlara anlatmaları ve kendi inançlarını Hıristiyan inançlarına karşı ifade etmeleri ortamını da oluşturmaktadır. Dolayısıyla diyalog, eşit şartlarda ve yetkin kişiler tarafından yürütüldüğünde, bu süreç, yalnızca bir tarafın hegemonyacı dayatmaları şeklinde gerçekleşmeyecek, farklı inançlar ve kültürlerin birbirlerini tanımaları ve birbirlerine karşı kendilerini ifade etmeleri şeklinde cereyan edecektir. Bu da diyalogu, yalnızca Hıristiyanlığın yayılmasının vazgeçilmez bir yolu olarak gören ve diyalog sürecini bu bağlamda oluşturmaya çalışan kilisenin planını altüst edecektir. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Nitekim kilise, son dönemlerde diyalog ile hedeflediği şeylerin ne kadar gerçekleşip gerçekleşmediğini sorgulamaktadır. Hatta kimi kilise yetkilileri, görünürde barış, hoşgörü, uzlaşı vb hususları ön plana çıkaran diyalogun, kilisenin asli görevi ve önceliği olan misyonerliği ikinci plana ittiğini, Hıristiyan misyonunun diyalogdan olumsuz etkilendiğini, dolayısıyla kilisenin diyaloga ilişkin tutumunu yeniden gözden geçirmesi gerektiğini ifade etmektedirler. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Diyalog bize ve kültürümüze yabancı bir kavram değildir. Zira Kur’an, diğer inanç bağlılarına diyalog kapısını sürekli açık tutmakta ve onlara Tevhid inancı temelinde bir arada olmayı teklif etmektedir (Ali İmran 64). İslam, Müslümanları, hakikatin ifadesi ve kurtuluşun yegane yolu olarak gördüğü Tevhid ilkesini bütün insanlara iletmekle ya da kurtuluşun vesilesi olan bu doğru’yu diğer insanlarla da paylaşmakla görevlendirmekte ve bu çerçevede “hakkı ve sabrı tavsiye etmenin” veya “iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmanın” zararda olmayan insanların özellikleri olduğunu vurgulamaktadır. Aynı şekilde tarih boyu Müslümanlar, farklı inanç bağlısı kimselerle bir arada yaşamışlardır; çok kültürlülük ve çok inançlılık Müslümanlara yabancı değildir. En azından Anadolu’da İslam’dan Hıristiyanlık ve Yahudiliğe, Yezidilikten diğer çeşitli heterodoksal akımlara kadar birçok inanç sistemi yüzyıllardır aynı coğrafyayı paylaşmışlar ve zaman zaman çeşitli dış ve iç kışkırtmalar nedeniyle vuku bulan bazı olumsuz olaylar dışında birbirleriyle barış ve hoşgörü ortamı içerisinde yaşamışlardır. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Dolayısıyla Hıristiyanlarla ve diğer inanç bağlılarıyla (aynı şekilde ateistler ve benzeri kimselerle) diyalog kurmak, onlara ve inançlarına saygı göstermek, onları anlamaya tanımaya çalışmak, İslam’ın da öngördüğü barış ve huzur ortamının tesis edilmesi için zorunludur. Hıristiyanlar ya da başkalarıyla eşit şartlarda diyalog toplantılarını yürütecek yetkin/aydın kişilerin yetiştirilmesi, diyalogu misyonerliğin bir yolu olarak gören ve düzenledikleri diyalog toplantılarından bu gayeye yönelik sonuçlar elde etmeye çalışan kilisenin çabalarını boşa çıkaracaktır. </font><br />
<strong><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">2- Evangelizm </font></strong><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Diyalog kavramıyla birlikte, misyonerlik faaliyetlerinde ön plana çıkarılan bir diğer kavram evangelizm ve evangelizasyon oldu. Hıristiyan mesajının/öğretisinin ya da iyi-haberinin bütün insanlara iletilmesi anlamına gelmekte olan bu terim, özellikle misyonerlik teriminin Hıristiyan olmayan kültürler ve bağlıları arasında oluşturduğu olumsuz imajı değiştirmek amacıyla kullanılmaya başlandı. Aslında evangelion yani “iyi haber, müjde” terimi İsa Mesih’in hayat hikayesi ve mesajını konu edinen dinsel metinler içinler kullanılmaktadır ve Yeni Ahit metinlerinde Pavlus’un yaydığı bir iyi haberden bir müjdeden bahsedilmektedir. Dolayısıyla evangelizm, Hıristiyan müjdesinin yayılmasıyla ilgili tarihsel geleneğin yeniden vurgulanmasını hedeflemektedir. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Evangelizmin muhatabı yalnızca Hıristiyanlık dışı diğer din mensupları değil, dine karşı ilgisiz kalan Hıristiyan halklar da dahil tüm insanlar olarak görülür. Dolayısıyla evangelizm, misyonerlikten farklı olarak hem Hıristiyanlara hem de Hıristiyan olmayanlara yönelik İncil mesajının sunulması amacına yöneliktir. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Evangelizm kavramı özellikle Protestan misyonerlik faaliyetlerinde anahtar bir kavram olarak kullanılmaktadır. Bugün birçok evangelik kilise, kurduğu misyoner teşkilatlarıyla dünyanın dört bir tarafında Hıristiyanlık propagandasını yürütmektedir. </font><br />
<strong><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">3- Sosyal Adaletin Temini </font></strong><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Çağdaş misyonerliğin tanımlanması bağlamında kilisenin üzerinde durduğu önemli bir kavram sosyal adalet kavramıdır. Kilise resmi belgelerinde, yeryüzünün farklı bölgelerinde insanların karşı karşıya olduğu eşitliksizliklere ve adaletsiz paylaşımlara dikkat çekilmekte ve Hıristiyan misyonunun bu insanlara ulaştırılabilmesi için misyonerlik esnasında bu sorunlara yönelik çabalara da mutlaka yer verilmesi gerektiği ifade edilmektedir. Bu bağlamda açlık, fakirlik, işsizlik ve kaos ortamlarına ilgisiz kalınamayacağı vurgulanarak bu sorunlarla uğraşmanın tanrısal mesajın insanlara iletilmesiyle yakından irtibatlı olduğu belirtilmektedir. Özellikle İsa Mesih’in fakirlere ve açlara yönelik yaklaşımını ele alan kutsal metinlerden hareketle, bu insanların sorunlarıyla ilgilenmenin, kilisenin temel görevleri arasında olduğu ifade edilir. Böylelikle kilise, misyonerlerin dünyanın fakirlik, yoksulluk, açlık vb felaketlerle cebelleşen bölgelerinin halklarına gidip, onların sorunlarıyla yüzleşmelerinin, bu sorunlara karşı çözümler üretmelerinin, bu insanların İsa Mesih’in mesajını almaları açısından son derece önemli olduğunu düşünmektedir. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Örneğin, uzun süre çeşitli Müslüman toplumlar arasında Hıristiyanlığı yayma faaliyetlerinde bulunan Fransizkan misyonerlerin, misyonerliğe hazırlık bağlamında, aralarında misyonerlik yapacakları halkları tanıma ve yürütecekleri faaliyet öncesi halkın sempatisini kazanma amacına yönelik uyguladıkları metotlarıyla ilgili olarak diğer Hıristiyan misyonerlere yaptıkları şu öneriler oldukça ilginçtir: </font></p>
<blockquote><p>
<em><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">&#8230; bütün Hıristiyan misyonerler, bir yere, bir kültüre veya belirli bir halk arasına gitmeli; orada onların yaşam tarzlarını öğrenmeli, onları dinlemeli/gözlemeli, bir Hıristiyan olarak onların arasında yaşamalı, insanların ihtiyaçlarını öğrenmeli ve buna yardımda bulunmalı, İncil vaazı (daveti) için uygun bir zamanı beklemeli.<sup>18</sup> </font></em></p></blockquote>
<p><strong><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">4- İncil Mesajının Farklı Kültürel Yapılara Adaptasyonu </font></strong><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Günümüz kilisesinin, yine misyonerliğe ilişkin geleneksel Hıristiyan yaklaşımından hareketle, önemle üzerinde durduğu bir konu, farklı dinsel ve kültürel yapıya sahip topluluklara/halklara Hıristiyan mesajı götürülürken, o toplumların aşina oldukları dinsel ve kültürel yapıya uygun tarzda Hıristiyan mesajının yorumlanması, biçimlenmesi ve o toplumlara bu şekilde sunulmasıdır. Katolik misyonerlik çevrelerinin “inkültürasyon”, Protestanların ise “contextualization” kavramlarıyla ifade ettikleri bu metot, Hıristiyan inancına ve değerlerine karşı tarihten ve kendi kültürel değerlerinden kaynaklanan bir bakış açısıyla olumsuz tutumlara sahip olan toplumların, Hıristiyanlığa karşı bu olumsuz yaklaşımlarını gidermeyi ve onların kendi kavram ve değerleriyle Hıristiyanlığı tanımalarını sağlamayı amaçlamaktadır. Özellikle İslam ülkelerine ve yurdumuza yönelik misyonerlik faaliyetlerinde yoğun şekilde kullanılan bu metodoloji, kaynağını yine Hıristiyanlığın kutsal kitabından almaktadır. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Yuhanna İnciline göre İsa Mesih, talebelerine, “size esenlik olsun; Baba beni gönderdiği gibi ben de sizi gönderiyorum” demiş ve bunu söyledikten sonra onların üzerlerine üfleyerek “Kutsal Ruh’u alın, kimin günahlarını bağışlarsanız, bağışlanmış olur; kimin günahlarını bağışlamazsanız bağışlanmamış kalır” demiştir (Yuhanna 20:21-23). Hıristiyan inancına göre tanrısal oğul İsa Mesih, insanlara iyi mesajı iletmek ve onları kurtuluşa sevk etmek için yeryüzünde bir insan şeklinde bedenleşmiş ve bir Musa hukukuna bağlı bir Yahudi gibi yaşamış, sonunda günahkar ilan edilerek çarmıha gerilmiştir. İnsanlığın aydınlanması ve kurtuluşa iletilmesi için bizzat İsa’nın şahsında gerçekleşen bu metot, yani mesajın iletilebilmesi için muhatap alınan insanların kültürel değerlerine ve yaşam biçimlerine adaptasyon, bütün Hıristiyan misyonerler için de geçerlidir. Zira yukarıda alıntıladığımız ifadesinde bizzat İsa’nın kendisi bunu söylemektedir. Bundan başka Hıristiyanlar, yukarıda da hakkında kısaca bilgi verdiğimiz ilk Hıristiyan misyoner Pavlus’un da yaşamında bunu uyguladığını, misyonerlik görevi esnasında oldukça esnek bir tutum izlediğini, gerektiğinde Yahudiye Yahudi ve Yahudi olmayana Yahudi değil gibi davrandığını düşünürler. Bütün bunlardan hareketle Hıristiyan misyonerler, birazdan maddeler halinde sıralayacağımız gibi, misyonerlik faaliyetlerinde İncil mesajının farklı kültürel yapılara adaptasyonuna oldukça önem verirler. </font></p>
<p align="center"><strong><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Misyonerlerin Üçüncü Dünyaya Yönelik Faaliyetlerine </font></strong></p>
<p align="center"><strong><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Hazırlık Aşaması Olarak Uyguladıkları Genel Yöntemler </font></strong></p>
<p><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">1- Misyon faaliyetleri için uygun, elverişli hedef kitleler/toplumlar belirlemek. Misyonerlik aktivitelerine başlamadan önce dikkatle üzerinde durulması gereken en önemli konu budur: Aktivitelere konu olacak hedef insanların tespit edilmesi. Peki, misyonerlik faaliyetlerinde önceliğe sahip olan hedef kitleler kimlerdir? </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">• Ekonomik ve/veya sosyal ve siyasal sıkıntı çeken yöre halkları; fakir ülkeler </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">• Mülteciler ve sürgünler </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">• Etnik ya da kültürel açıdan azınlık statüsünde görülenler ya da kendilerini böyle görenler ve tanımlayanlar. Bu gruplar arasında da özellikle </font></p>
<blockquote><p>
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">o Kendisini etnik açıdan azınlık görenler. Örneğin ülkemizde kendisini Kürt, Çerkez, Gürcü, Laz vb etnik kimliklerle tanımlayanlar; Afrika ülkelerinde çoğunluğun arasında kendisini farklı kabile kimlikleriyle tanımlamayı ön plana çıkaranlar gibi. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">o Çeşitli mezhepler (özellikle heterodoksal akımlar) ve azınlık statüsündeki dinsel akım bağlıları. Örneğin Ortadoğu ülkelerinde yaşayan Nusayriler, Yezidiler, Dürziler, Aleviler, Babiler, Bahailer, Kadiyaniler, Sabiiler vb akımlar. </font></p></blockquote>
<p><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">• Tarihsel olarak Hıristiyan bir geçmişe/kökene sahip olanlar </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">• Savaş, iç çatışma ve kaos ortamında olan yöre halkları </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Burada üzerinde durulması gereken önemli bir husus şudur: Neden misyonerler, Hıristiyan Batı ülkelerinde hızla yoğunlaşan din dışılıkları ve Hıristiyan inancına ilgisiz kalan Batı halklarını değil de yukarıda sıraladığımız üçüncü dünya halklarını ve bu arada Müslüman halkları kendilerine öncelikli hedef seçmektedirler? Esasen burada, günümüzde Hıristiyanlığın gerçekten Batının dini olup olmadığı da sorgulanmalıdır. Her ne kadar genelde halkının çoğunluğu Hıristiyan görünse de bugün Batı insanının birçoğunun Hıristiyanlıkla ilişkisi pamuk ipliğiyle bağlıdır. Günümüzde muhafazakarlığıyla ünlü İngiltere’de bile kiliseye bağlı olan Hıristiyanların oranı yüzde onun altındadır. Bu oran diğer Avrupa ülkeleriyle ABD’de de çok fazla değişmemektedir. Yine 1990’lı yılların başında Noel öncesi bir dönemde kilisenin ibadet günü olarak kabul ettiği Pazar günleri alışveriş merkezlerinin açık olup olmaması konusunda İngiltere’de yapılan bir kamuoyu yoklamasında, işyerlerinin açılmasına dini yönden karşı çıkan kiliseyi destekleyenlerin oranı da yine yüzde on civarında kalmıştır. Buna karşılık Hıristiyanlığın en fazla rağbet gördüğü ya da kiliseye bağlılık oranlarının oldukça yüksek olduğu yerlerin/halkların ise üçüncü dünya ülkeleri arasında yer alan Orta ve Latin Amerika ülkeleri, Afrika’nın Hıristiyan bölgeleri ve nispeten Hıristiyanlığı yeni kabullenmiş/kabullenmekte olan Güney Kore ve diğer bazı uzak doğu ve ön Asya halkları olduğu dikkati çekmektedir. Üçüncü dünya Hıristiyan halklarıyla yeni Hıristiyanlaştırılan bölgelerde bağlılarıyla nispeten sıkı ilişki içinde olan kilise ve Hıristiyan inancı, Hıristiyanlığın vatanı gibi görülen Batı’da gittikçe yalnızlaşmakta, Batı insanının Hıristiyan öğretilere ve yaşam tarzına fazla rağbet etmediği görülmektedir. Belki de bu nedenle günümüzde din değiştirmenin en yoğun yaşandığı yerler Batı ülkeleridir. Yine bu nedenle olsa gerek, İslam (ve ikinci sırada Budizm) Batı toplumları arasında hızla yayılmaktadır. Batının Hıristiyanlıkla ilişkisine dayalı bu durum göz önüne alındığında, neden misyonerlerin, Hıristiyan kültürüyle iç içe yaşayan ama Hıristiyanlığa ilgisiz kalan Batılılardan çok üçüncü dünya ülkelerini ve Müslüman toplumları Hıristiyanlaştırmayı hedefledikleri daha iyi anlaşılabilir. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">2- Misyonerlerin, faaliyetlerine hazırlık aşaması olarak uyguladıkları ikinci yöntem, hedef seçilen topluma yerleşmedir. Topluma yerleşmede dikkat edilecek en önemli husus, doğal olarak o toplumun (halkın, devletin veya devlete bağlı kolluk kuvvetlerinin) dikkatini çekmemek, bir başka ifadeyle Hıristiyan misyoner olarak deşifre olmamaktır. Bunun için Hıristiyan misyonerler üçüncü dünya ülkeleriyle İslam toplumlarında genellikle kendilerini gizleyecek ve faaliyetlerine örtü olacak ikinci, hatta üçüncü bir meslek edinirler. O ülkelere bu mesleklerle ilişkili paravan kurum ve kuruluşlar aracılığıyla giderler ya da gönderilirler. Misyonerlerin aktif olarak çalıştıkları kurum ve kuruluşlar ise şunlardır: </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">• Çeşitli ulusal ya da uluslar arası yardım kuruluşları. Özellikle fakir ve yoksul ülkelere yönelik gıda yardımını üstlenen teşkilatlarda misyonerler yoğun faaliyet göstermektedirler. Bu çerçevede, örneğin, ülkemizde yakın geçmişte vuku bulan deprem felaketinde ABD, Avrupa ülkeleri ve Güney Kore merkezli misyonerlik teşkilatlarının örgütlediği kuruluşlar, gıda, ilaç vb yardımlar iletmek bahanesiyle deprem yöresine gelmişler; buralarda eğitim ve gençlik kampları kurmuşlar ve böylelikle misyonerlik faaliyetlerine uygun zemin oluşturmaya çalışmışlardır. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">• Sosyal hizmet teşkilatları. Bugün ABD ve Avrupa ülkeleri merkezli yüzlerce sosyal hizmet teşkilatı, çeşitli misyoner kuruluşları olarak çalışmaktadırlar. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">• Eğitim kurumları, yabancı okullar, yabancılarla ilişkili eğitim kurumları ve kurslar. 19. yüzyıldan itibaren misyonerlerin yoğun faaliyette bulundukları alan eğitim alanı olmuştur. Üçüncü dünya ülkelerinde açılan binlerce, on binlerce eğitim kurumu çatısı altında Hıristiyanlık propagandası yürütülmüştür/yürütülmektedir. Şüphesiz bu okulların tamamına yakını Hıristiyan din eğitimi dışında bir amaçla açılan okullardır. Fakat bu okullarda idareci, eğitmen, danışman vb sıfatlarla görevlendirilen Hıristiyan misyonerler, farklı maskeler altında gerçek görevleri olan misyonerliği ifa etmeye çalışmışlardır. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">• Dil merkezleri. Misyonerlerin özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren rağbet ettikleri bir alan da dil merkezleri olmuştur. Bunda İngilizce’nin adeta bir dünya dili haline gelmesinin büyük rolü vardır. Bugün, bütün İslam ülkelerinde gerek yerli girişimcilerin çabalarıyla gerekse uluslar arası dil okullarının şubeleri olarak açılan dil merkezlerinde öğretmen olarak çalışanların azımsanamayacak miktarı, aynı zamanda misyonerlik faaliyetlerinde bulunmaktadırlar. Misyonerlik teşkilatlarının kurduğu ve örgütlediği, merkezi genellikle ABD ya da Avrupa’da bulunan, uluslar arası öğretmen yetiştirme, yerleştirme ve meslek edindirme kuruluşları, üçüncü dünya ve İslam ülkelerinde bulunan bu dil okullarının öğretmen ihtiyacını, en hızlı ve ucuz şekilde karşılamakla görevlidir. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">• Turizm büro ve acentaları </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">• Yabancı elçilikler, konsolosluklar </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">• Yurtdışından idare edilen ya da din adamlarının yurtdışından atandığı kiliseler ve manastırlar. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">• Son olarak çeşitli paravan ya da reel ticari, iktisadi kuruluşlar. Bu konuda verilecek şu örnek, konunun anlaşılmasına yardımcı olacaktır. 20. yüzyılın son çeyreğinde Malezya’da Hıristiyanlığın yayılması faaliyetleri için ülkeye gönderilen profesyonel misyonerler Mike ve Cindy Bowen çifti, anılarında bu ülkeye doğrudan misyoner olarak girişlerinin mümkün olmadığı için, bir Müslümanın sahip olduğu fakat yönetim kurulunda Hıristiyanların da bulunduğu bir peyzaj şirketi aracılığıyla ülkeye girdiklerini anlatır. Bu konuda şu sözler çok anlamlıdır: “Bizi kiralayan şirketin sahibi Müslümanlardı; fakat yönetim kurulunda bazı Hıristiyanlar da vardı, onlar bizim bu işe girmemize yardımcı oldular. Müslümanların sahip olduğu bir şirketin, Malezya’da İncil mesajını yaymamız yolunu bize açması gerçekten komik bir şey. Ama, kötüyü de sevmelisin!”<sup>19</sup> </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">3- Topluma dil, kültür ve sosyal ve geleneksel yaşam açısından adaptasyon. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">4- Toplumu tanıma, toplumsal değerlerin (sosyo-kültürel yönden) güçlü ve güçsüz yönlerini etüt etme, toplumsal çatışma ve birleşme noktalarını kavrama. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">5- Son olarak yerleşilen toplumun inanç yapısını, dinsel değerlerini ve dinsel kaynaklarını inceleme ve misyonerlik faaliyetleri açısından bunları değerlendirme. </font></p>
<p align="center"><strong><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">İslam Ülkelerine ve Yurdumuza Yönelik Misyonerlik Faaliyetlerinde Kullanılan Yöntemler </font></strong></p>
<p><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Pavluscu misyon anlayışının “takiyye” ve “gerektiğinde olmadığı gibi gözükmek” ilkesini temel alan günümüz misyonerlerinin, İslam toplumlarında misyon faaliyetlerini yürütürken dikkat etmeleri gereken hususlara ilişkin sayısız çalışma (kitap, makale, tez, web sayfası vb) yayınlanmıştır. Çeşitli misyon merkezleri, misyonerlik eğitimi veren kurumlar ya da eğitimli misyonerler ve akademisyenlerce kaleme alınan bu çalışmalarda, Müslümanlara Hıristiyan mesajının nasıl iletileceğinin, onları ürkütmeden nasıl yaklaşılabileceğinin yolları öğretilmektedir. Örneğin ABD merkezli bir misyonerlik kuruluşu olan International School of Theology’nin web sitesinde, kendisinin de bir İslam ülkesinde misyoner olarak çalıştığı vurgulanan Charles D. Egal, “Ministering to Muslims” başlıklı yazısında Müslümanlar arasında kullanılacak metot ve yöntemlerle ilgili olarak kısaca şu hususlara değinir: </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">- Müslümanlarla irtibatta toplumun din dilini kullanmak. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">- Dua ve vaazlarda Kur’an’dan ve İslam kültüründen, Hıristiyan teolojisiyle uyum içinde olan ya da teolojik açıdan sorun olmayan pasajları, ifadeleri ve örnekleri kullanmak. Egal, örneğin Fatiha suresinin bunun için çok uygun olduğu belirtir. Ancak zaman zaman da şu uyarıyı yapar: Kur’an’dan bazı kısımları kullanırken kesinlikle muhataba Kur’an’ın bir vahiy olduğu ya da olabileceği izlenimi verilmemelidir. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">- Müslümanları iyi anlamak ve onlarla giyim kuşam, yaşam, adetler, dil vb konularda özdeşleşmek. Örneğin Müslümanların uygulaması olan Cuma ibadetine paralel olan Cuma vaazları düzenlenebilir, ev kiliselerinin liderleri (rahip veya pastörleri) imam şeklinde sunulabilir/techiz edilebilir, ev kiliselerine girerken ayakkabılar çıkarılabilir, aynı şekilde Müslümanların uyguladıkları doğum ve ölüm törenleri, bayramlar vb adetler Hıristiyan teolojisi bağlamında gözden geçirilerek bunlara riayet edilebilir ve son bir örnek olarak Müslümanların çok önem verdikleri abdest, bir günah itirafı ve Tanrıya yakarışın yeni yolu olarak kabul edilebilir. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">- Müslüman halkın tepkisini çekecek/çekebilecek tavır ve davranışları gizlemek ya da ertelemek. Örneğin Egal, Müslümanların tepkisini çeken kiliseler yerine cemaat evleri (ev kiliseleri) oluşturulabileceğini, yine tepki çeken vaftiz törenlerinin ertelenebileceğini ya da dikkati çekmeyecek şekilde yapılabileceğini belirtir. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">- Misyonda mümkün olduğunca yerli halktan kişileri kullanmak. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Egal, bu önerilerinin (ya da bizzat kendisinin misyon faaliyetlerinde tatbik ettiği bu metotların) haklılığının gerekçesini ise, bu şekilde Hıristiyanlığa ilgi duyup İslam’dan Hıristiyanlığa giren bir kişinin, hâlâ İslam kültürüyle ilişkisini sürdüreceği ve kendi toplumunda Hıristiyan misyonunun temsil edilip yayılmasında daha aktif olarak görev yapabileceği şeklinde açıklamaktadır. “Böylelikle dine girmiş olan bir kişi kendi toplumuyla kalacak ve İncili daha iyi yayma imkanı bulabilecektir. Ayrıca bu metot, Hıristiyan olmanın Batılı olma demek olduğu şeklindeki yanlış anlamayı da ortadan kaldıracaktır.”<sup>20</sup> </font></p>
<p align="center"><strong><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Karadeniz Bölgesinde Yoğunlaşan Faaliyetler </font></strong></p>
<p><strong><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">1- Misyonerlik </font></strong><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Anadolu’da faaliyet gösteren misyonerlik teşkilatları öteden beri özellikle Anadolu’nun Batı ve iç kesimlerini, bu yörelerdeki ulaşım ve iletişim imkanlarının daha elverişli olması, yabancı elçiliklerle konsolosluk hizmetlerinin buralarda yoğunlaşması ve bu bölgelerde yaşayan halkın Anadolu’nun diğer bölgelerine nazaran daha kozmopolit bir yapıda ve yabancı kültürel değerlere daha açık olması gibi nedenlerle, kendilerine hedef seçmişler; çalışmalarını buralarda yoğunlaştırmışlardı. Karadeniz (özellikle Doğu Karadeniz), Doğu Anadolu ve Kapadokya yöresi olarak da adlandırılan Niğde, Nevşehir ve Kayseri yöreleri ise, 20. yüzyılın son çeyreğine kadar misyonerlerin fazla rağbet etmedikleri bölgeler olarak kaldı. Son yıllarda misyoner teşkilatları, kendileri açısından el değmemiş bakir yöreler olarak görülen bu bölgelerde faaliyetlerini artırmaya başladılar. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Doğu Karadeniz bölgesinde öteden beri aktif olan Katolik kiliseler bulunmaktadır. Bunlardan Samsun’daki kilise Mater Delarosa, 19. yy’ın ikinci yarısından itibaren bölgede faaliyettedir. Geçmişte bir ara kapalı kalmış, ancak sonradan yeniden açılmıştır. Günümüzde Fransa Strazburg başpiskoposluğunun dinsel denetimi altında faaliyet gösteren bu kilise, Samsun merkezli Katolik misyon faaliyetlerinin odağı konumundadır. Kilisenin yerli cemaati yok gibidir. Aslında Katolik inancı, tarihsel olarak da Anadolu’ya yabancı bir akımdır; dolayısıyla bu kilise Samsun’un bir liman ve ticaret şehri olması ve şehre dışarıdan gelen/gelebilecek Katolik Hıristiyanlara hizmet etme amacıyla kurulmuştur. Ancak kilise son yıllarda yerli halka yönelik faaliyetlerini artırmıştır. Kilisenin şimdiki papazı Pierre Brunissen’in sık sık, misyonerlik faaliyetlerinde bulunmadıkları, ancak kiliseye gelip kendilerinden Hıristiyanlıkla ilgili bilgi talep edenlere Hıristiyanlığı anlattıkları yolunda açıklamalarına rağmen,<sup>21</sup> yöre halkının, kilisenin yoğun Hıristiyanlık propagandası yaptığı, gençleri iş ve eğitim vaadiyle kiliseye gelmeye teşvik ettiği konusunda şikayetleri vardır. Hatta bu nedenle kilise aleyhine açılan çeşitli davalar da söz konusudur. Bugün, Samsun’da çoğunluğu gençlerden oluşan 30 civarında kişinin (bunlardan bir kısmı Anadolu Liseleri ile çeşitli özel kolejlerde öğrencidir) kiliseyle irtibatı vardır. Bu kişilerin büyük çoğunluğu yalnızca sempatizan konumundadır. Kilise papazı, kilisede ve kilise dışında Latince, ve diğer Batı dilleri dersleri de vermektedir. Bu faaliyetleri dışında kilise papazı, gayrimüslimlerle ilgili çeşitli tarihsel olayların takibini yapıyor olarak da görünmektedir. Örneğin, çok öncelerde mevcut olan ancak sonradan şehir planlaması esnasında yıkılan Hıristiyan mezarlığının yeniden tahsis edilmesi konusunda girişimlerde bulunmuş ve bildiğimiz kadarıyla bunun sonucu olarak Kıranköy mezarlığında bir yerin Hıristiyan Mezarlığı olarak tahsis edilmesini sağlamıştır. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Periodik olarak zaman zaman başta Fransa olmak üzere çeşitli ülkelerden Katolik din adamları ve kilise yetkilileri, Samsun’a gelmektedirler. Bu ziyaretlerin amacı dışarıya basitçe kilise ve Fransız papazın ziyareti olarak yansıtılmaktadır. Ancak kişisel olarak yaptığımız inceleme ve görüşmelerde bu ziyaretlerin aynı zamanda Samsun ve civarındaki (Trabzon’daki) Katolik aktivitelerin yerinde denetlenmesi kiliselerin ve papazların sorunlarıyla kiliselerle yöre halkı arasındaki irtibatın incelenmesi amacına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Doğu Karadeniz’de Trabzon’da aktif olan Katolik kilisesi bünyesinde de benzer faaliyetler yürütülmektedir. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Yörede Katolik misyonerlik faaliyetleri dışında, çeşitli Protestan teşkilatlarına bağlı yoğun misyonerlik faaliyetleri yürütülmektedir. Bu faaliyetler özellikle Samsun ve Trabzon’daki üniversitelerle Doğu Karadeniz sahili boyunca yer alan merkezlerdeki Anadolu liseleri ile özel kolejlerde yoğunlaştırılmaya çalışılmaktadır. Protestan misyoner faaliyetlerinde özellikle iki grup dikkati çekmektedir. Bunlardan ilki Kurtuluş Kilisesidir. Türkiye’de Ankara merkezli bu kilise çerçevesinde Kore ve Çin asıllı olan çeşitli ABD vatandaşları, dil okulları ve kurslarda İngilizce öğretmeni, meslek edindirme ve uluslar arası eğitim faaliyetleri merkezi vb paravan kuruluşların yöre temsilcisi veya benzeri yollarla Samsun ve diğer şehirlere yerleşmekte; buralarda yaptıkları hazırlık çalışmalarını tamamladıktan ve belirli bir sempatizan ve çekirdek cemaat edindikten sonra yerlerine başkalarını bırakarak yöreyi terk etmektedirler. Bu yabancı misyonerlerin yöreyi terk etmelerinde, misyoner olarak deşifre olmalarının/edilmelerinin ve emniyet güçlerince faaliyetlerinin izlendiğini düşünmelerinin de büyük etkisi vardır. Bir başka Protestan misyoner hareket, İstanbul merkezli Presbiteryen Kilisesidir. Bu kilise de özellikle Trabzon ve Rize civarında aktiviteleri artırmış durumdadır. Ayrıca Almanya merkezli Protestan Havariler Kilisesi gibi kiliseler de kendilerine taraftar bulmak amacıyla yoğun bir faaliyet içindedirler. Bu kiliseler özellikle Almanya’daki Türk işçi aileleri arasından edindikleri taraftarlarını misyoner olarak kullanmak suretiyle yörede cemaatler kurmaya çalışmaktadırlar. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Doğu Karadeniz yöresinde faaliyet gösteren protestan misyoner teşkilatları ev cemaatleri metoduyla çalışmaktadırlar. Ev kiliseleri olarak da adlandırılan dairelerde ya da evlerde haftada bir toplanmak, dua etmek, yapılan ve yapılacak faaliyetleri görüşmek ve misyon faaliyetinde bulunulacak sempatizanları belirlemek konusunda çeşitli görüşmeler yapılmaktadır. Bugün OMÜ personeli ve öğrencilerinden (özellikle Tıp Fakültesinde) oluşan Protestan Hıristiyanlar ve sempatizanları bünyesinde toplayan çeşitli ev kiliselerinin bulunduğu bilinmektedir. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Bu gruplardan başka başta Samsun olmak üzere Doğu Karadeniz sahil şeridindeki yerleşim birimlerinde, Yahova Şahitleri ve Bahailik gibi akımların misyonerlik faaliyetlerine de rastlanmaktadır. Bu faaliyetler, özellikle bu gruplara bağlı olan ve yöredeki üniversitelere öğrenci olarak dışarıdan gelen öğrenciler tarafından yürütülmektedir. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Diğer bölgelerde olduğu gibi, Karadeniz bölgesinde de misyonerlik faaliyetleri yörede yerleşik olan veya memur ya da öğrenci olarak bulunan Alevi vatandaşlar ile kendilerini Kürt, Çerkez, Gürcü, Laz vb kimliklerle tanımlayanlar üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bundan başka, dini ve milli hassasiyetleri zayıf, sosyal ve ekonomik sıkıntı yaşayanlar da yörede faaliyet gösteren misyonerlerin potansiyel hedefi konumundadır. En azından, kişisel olarak tanıdığımız Hıristiyanların ve sempatizanlarının büyük kısmının böyle olması bunu desteklemektedir. </font><br />
<strong><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">2- Pontusçuluk </font></strong><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Anadolu’nun Batı bölgeleri gibi Doğu Karadeniz bölgesi de 19. yy sonlarından itibaren, Anadolu’da ayrılıkçı hareketleri örgütlemek, azınlıkları devlete karşı kışkırtmak ve başta Yunanistan olmak üzere çeşitli Batı ülkelerinin Anadolu’ya yönelik tarihi emellerini gerçekleştirmek amacıyla oluşturulan birçok yıkıcı/bölücü örgütün üssü haline geldi. Başta Merzifon ve Havza yöresi olmak üzere kurulan birçok Pontusçu dernek ve örgüt, 20. yy başlarında, yöredeki azınlıkları devlete ve Müslüman halka karşı kışkırtmak ve tedhiş hareketlerine yöneltmek görevini üstlendi. Ayrıca bu örgütlerin üstlendikleri bir diğer önemli görev ise, yörede, Müslüman halkın aslen Türk ve Müslüman olmadıkları, asıllarının Rum veya –Rize ve Artvin yöresinde yaşayanlar için- Ermeni olduğu ve zorla Müslümanlaştırıldıkları propagandasını yürütmekti. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">İstiklal Savaşı ve ardından Cumhuriyetin kuruluşu sonrası genel misyonerlik faaliyetleri gibi yöredeki Pontusçu faaliyetlerde de bir duraklama yaşandı. Ancak son yıllarda, yine misyonerlik faaliyetlerinde olduğu gibi Pontusçu faaliyetlerde de yeniden bir canlanma görülmektedir. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Yöredeki Pontusçu faaliyetlerin organize edildiği merkez başta Yunanistan olmak üzere çeşitli dış ülkelerdir. Giresun Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Baki Onurlubaş’ın basına yansıyan demecinde de vurgulandığı gibi,22 Trabzon ve ilçelerini merkez seçen bu hareket Yunanistan’daki çeşitli dernekler tarafından desteklenmektedir. Eğitim ve iş vaadiyle yöredeki fakir gençler toplanıp Yunanistan’a götürülmekte ve turizm adı altında yapılan gezilerde yöre halkına Pontusçuluk propagandası yapılmaktadır. Örneğin Tonyalı öğrencilerimizle yaptığımız kişisel görüşmelerde de son yıllarda Yunanistan’dan gelen grupların sistematik olarak Tonya ve köylerini dolaştıklarını, kendilerinin aslen burada yaşayan halkın akrabaları olduklarını, Hıristiyan ve Rum olduklarından dolayı zorla Yunanistan’a sürüldüklerini söylediklerini anlamaktayız. Bu şekilde yapılan propagandalarla, yöre halkının Rum ve Yunan sempatizanı yapılmaya çalışıldığı, buradaki halka asıllarının Rum olduğu ve zorla Müslümanlaştırıldıkları kanaatinin benimsetilmeye çalışıldığı ortadadır. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Yöredeki Pontusçu faaliyetlerle misyonerlik aktiviteleri arasında da sıkı bir bağ bulunmaktadır. Zira her iki hareketin de birleştiği geri plan siyasal Hıristiyanlık anlayışıdır. Kökü ABD, Almanya, Fransa ve İngiltere’deki Katolik ve Protestan misyonerlik teşkilatlarıyla kökü Yunanistan’da olan ve Rum Ortodoks Hıristiyanlığı merkezinde yörede Rum milliyetçiliğini ve Yunan sempatizanlığını yaymaya çalışan Pontusçu teşkilatlar Hıristiyanlık ekseninde birleşmektedirler. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, misyonerlik teşkilatları öteden beri Hıristiyanlığın siyasallaşmasına paralel olarak, Hıristiyanlığı resmi din anlayışı olarak benimseyen ve kendi anladığı Hıristiyanlık öğretisini, kendi siyasal ve kültürel egemenliğini yaymak ve etki/otorite alanını genişletmek amacıyla faaliyette bulunan imparatorlukların ve ulusların emrinde olmuştur. Dolayısıyla yöreye yönelik Yunan milli politikası olan Pontusçuluk idealini gerçekleştirmekte de Hıristiyan değer ve öğretileri misyonerler tarafından kullanılmakta, bu idealin gerçekleştirilmesinde yöre halkının Rum Hıristiyan kimliğine en azından sempatizan hale getirilmesine çalışılmaktadır. </font></p>
<p align="center"><strong><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Misyonerlik Faaliyetlerine Karşı Alınacak Önlemler </font></strong></p>
<p><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Misyonerlerin ve misyonerlik faaliyetlerinin yıkıcı ve bölücü etkilerine karşı kısa, orta ve uzun vadede alınması gereken önlemler şöyle sıralanabilir: </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">1. Öncelikle misyonerliğin geleneksel anlamda yüzeysel değerlendirilmesinden vazgeçilerek daha gerçekçi ve ayağı yere basar tanım ve değerlendirmeler yapılmalıdır. Misyonerlikle ilgili yukarıda yapmaya çalıştığımız analitik çalışma bu yöndedir. Misyonerlikle ilgili yapılacak çalışmalarda ve misyonerlere karşı alınacak tedbirlerde, bizimle yüzyıllardır bir arada yaşamış ve hâlâ yaşamakta olan Hıristiyan vatandaşlarımızın inançlarını yaşama ve ifade etme hakları da gözetilmeli, onları küstürecek, soğutacak ya da kendilerini baskı altındaymış gibi gösterecek ortamların oluşumundan sakınılmalıdır. Bir diğer ifadeyle testiyi taşıyanla testiyi kıranlar aynı kefeye konulmamalıdır. Misyonerliğin doğru tanımı ve tahlilinde dikkat edilmesi gereken en önemli husus, bunun sıradan (ve masum) din ve inanç özgürlüğünden farklı bir yapıda olması, bir başka ifadeyle salt inanç ve ifade özgürlüğü sınırlarının dışında emeller taşımasıdır. Zira misyonerlik, gerek kökeni Pavlus’a kadar uzanan ve muhatapların Hıristiyanlaştırılması için her yolu kullanmayı caiz gören -dolayısıyla da açık, dürüst ve şeffaf olmayan- metoduyla, gerekse – daha da önemlisi- Hıristiyan geleneğini resmi öğreti olarak benimsemiş siyasal iktidarlarının egemenlik alanlarının genişletilmesinde ve buna bağlı olarak kültür emperyalizminin yaygınlaştırılmasında aracı olan yapısıyla, masum din ve inanç özgürlüğü isteminin dışına çıkmaktadır. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">2. Misyonerler ve misyonerlikle mücadelede tek başına polisiye tedbirlerin sorunu çözemeyeceği görülmelidir. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">3. Halka, özellikle de çocuklarla gençlere milli ve manevi değerlerimizin öğretilmesi konusundaki eksiklikler giderilmelidir. Her kötülüğün temelinin cehalet ve bilgisizlik/aymazlık olduğu hatırda tutulmalıdır. İslam’ı terör, anarşi, savaş, gericilik ve yobazlıkla özdeşleştiren yaklaşımlara karşı çıkılmalı; kelime anlamı itibarıyla adı “barış ve esenlik” olan bir din, bu özelliğiyle genç zihinlere kazınmalıdır. Kim hangi şekilde ve ne amaçla yaparsa yapsın, İslam’ın terör ve anarşiyi lanetlediği konusu işlenmelidir. Aynı şekilde İslam’ın cahillikle, yobazlıkla, gericilik ve irticayla mücadele eden bir din olduğu, Kur’an ayetlerinde azımsanmayacak kadar çok yerde insanların düşünmeye, aklını kullanmaya, tefekkür etmeye ve sorgulayıcı beyinlere sahip olmaya yönlendirildikleri vurgulanmalıdır. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">4. Örgün ve yaygın din eğitimi üzerinde hassasiyetle durulmalıdır. Eksik ya da yanlış bir din eğitimi almış ya da hiç almamış kimselerin ve dini değerlere mesafeli duranların, misyonerlerin öncelikli hedefleri arasında oldukları unutulmamalıdır. Her seviyedeki örgün din ve ahlak eğitimi mutlaka bu konuda yeterli formasyon sahibi olan uzman kişilerce verilmelidir. Bu konudaki eksiklikler süratle giderilmeli, mevcut öğretmenlerin bilgi ve becerileri hizmet içi kurslarla sürekli takviye edilmelidir. Bugün ilköğretim okullarının 4. ve 5. sınıflarında din kültürü ve ahlak bilgisi dersleri hâlâ bu ders konusunda özel formasyonu olmayan sınıf öğretmenlerince okutulmaktadır. Yeterli formasyonu olmayan sınıf öğretmenlerinin bu dersi ne kadar başarılı verebilecekleri tartışma konusudur. Bir an önce, en azından yeterli öğretmen kadrosuna sahip olan ilköğretim okullarında bu dersler ilgili branş öğretmenleri tarafından okutulmalıdır. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">5. Misyonerlik faaliyetleri şehirlerde özellikle Anadolu liseleriyle özel kolejlerde ve üniversitelerde yoğunlaşmaktadır. Dolayısıyla Milli Eğitim Bakanlığı ve YÖK, kendilerine bağlı eğitim-öğretim kurumlarını bu yıkıcı ve bölücü aktiviteler konusunda uyarmalı, eğitim kurumları idarecilerini ve okullardaki rehber öğretmenleri bilgilendirmeli; böylelikle öğrencilere yönelik yapılan/yapılacak olan bu faaliyetlere karşı öğrencilerin ve öğretmenlerin bilgilendirilmeleri konusunda gerekli tedbirler alınmalıdır. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">6. Yüzyıllardır İslam’ ülkelerine yönelik misyonerlik faaliyetlerine karşı önemli bir direnç noktası olan İslam’ın temel kaynaklara (özellikle Kur’an’a) dayalı olarak halka öğretilmesi konusunda gerekli çalışmalar yapılmalıdır. Bu konuda halka yönelik yaygın eğitim hizmetlerini üstlenen Diyanet ve Milli Eğitim’e bağlı kurumlar çeşitli etkinlikler yürütebilirler. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">a. Örneğin, Kur’an’ın Türkçe çevirisiyle temel dini ve milli bilgiler içeren bazı kitaplar, broşürler vb malzeme halka (ya da isteyenlere) bu kurumlar aracılığıyla parasız dağıtılabilir. Böylelikle halkın İslam inanç ve öğretilerini temel kaynağından öğrenebilmesi ve temel dini ve milli konuları anlaması sağlanabilir. Öteden beri misyonerlerin sayısı yüz milyonlarla ifade edilen kutsal kitap, dini broşür ve mecmuayı Türkiye vb İslam ülkelerinde bedava dağıttıkları ve misyonerlik aktiviteleri açısından bundan hayli yararlandıkları hatırda tutulmalıdır. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">b. Yayın basında, sesli ve görsel medyada dinsel ve milli konuların şov ve reyting amaçlı olarak olur olmaz kişilerce değil yetkin kişilerce işlenmesine önem verilmelidir. Halkı bilgilendirmeyi amaçlayan seviyeli programların sayısı artırılmalıdır. Aynı şekilde, medyada ve yayın basında Hıristiyanlık ve misyonerlik konusu reyting ya da şov maksatlı olarak ve konuyu bilmeyen kişilerle değil gerçek uzmanlarıyla tartışılmalıdır. Aksi taktirde yapılanlar Hıristiyanlığın ve misyonerliğin reklamından öteye gitmeyecektir. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">c. Gelişmiş Batı ülkelerinin birçoğunda benzeri kurumlara ilişkili olarak söz konusu olduğu gibi, Türkiye’de de Diyanet İşleri Başkanlığı’nca yürütülen ve dinsel eğitim amaçlı olarak yayın yapan radyo ve TV kanalları mutlaka olmalıdır. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">d. Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı birimlerle İlahiyat Fakülteleri halka yönelik faaliyetlerini daha sistemli ve etkili çalışmalar haline getirmelidir. Özellikle misyonerler ve faaliyetlerine ilişkin halkı uyarıcı/bilgilendirici çalışmalara ağırlık verilmelidir. Örneğin zaman zaman hutbe ve vaazlarda konu işlenmeli, uzman kişilerin katılımıyla konferans, seminer ve panel gibi programlar düzenlenmelidir. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">e. Dinsel konularda halkı aydınlatmak görevini üstlenen DİB personeli (özellikle imam ve hatipler) Hıristiyanlık, Türkiye’deki Hıristiyan akımlar ve misyonerlikle ilgili bilgilendirilmeli, gerekiyorsa hizmet içi kurslarla eksiklikler giderilmelidir. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">7. Misyonerlik ve Pontusçuluk gibi yıkıcı bölücü faaliyetlere karşı yapılacak mücadelede özellikle sesli ve görsel medyaya da önemli görevler düşmektedir. Milli ve manevi değerlerimize saygılı, aydın din adamı portresini ön plana çıkaran dizi ve filmler, halka olumlu mesajlar vermede son derece yararlı olacaktır. Maalesef yıllar yılı medyamızda hep kara softa, cahil, çıkarcı, yenilik ve bilim karşıtı ya da şehvetten gözü dönmüş din adamı portresi filmlerimizde dizilerimizde işlenmiş, dolayısıyla din adamı, imam, müftü denildiğinde halkın bilinç altına bu olumsuz portre yerleşmiştir. Bu da halkımızın dinsel ve ahlaki değerlerimize karşı yabancılaşmasına önemli katkıda bulunmuştur/bulunmaktadır. Oysa benzer durumu, Hıristiyanlık kültürüne sahip gelişmiş Batı ülkelerinde görmek olası değildir. Bu durumu, medyamızda sıklıkla izlediğimiz Batı patentli film ve dizilerde görmek mümkündür. Bu film ve dizilerde Hıristiyan din adamı her zaman aydın, barışçıl, iyiliksever, bilim yanlısı ve kendisini toplumun huzur ve refahına adamış kimse rolündedir. Şüphesiz bizde olduğu gibi Batıda da bu özelliklerden uzak cahil ve bağnaz din adamları yok değildir. Ancak din adamlarıyla ilgili halka yönelik yayınlarda oluşturulan bu olumlu portre, halkın kendi dinsel ve kültürel değerlerinden kopmaması, bunlardan soğumaması amacına yönelik kapsamlı bir eğitim programının uzantısıdır. Kısaca, aynı şekilde bizde de halka yönelik yayınlarda din adamı portresi sunulurken, olumsuz örnekler değil çoğunluğu yansıtan olumlu örnekler üzerinde durulmalıdır. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">8. Misyonerliğe karşı yapılacak önemli çalışmalardan birisi de Hıristiyanlığa dair akademik çalışmaların ortaya çıkmasıdır. Orta ve uzun vadede Hıristiyan misyonerliğinin yıkıcı faaliyetlerine karşı mücadele edebilmek için bu çalışmalar olmazsa olmaz değere sahiptir. Maalesef bugün Hıristiyanlığın kökeni, tarihi, mezhepleri, teolojisi, etik anlayışı, dinsel kaynakları, Türkiye’deki Hıristiyan ekoller ve bunların yapılanmalarıyla aynı şekilde misyonerlik tarihi, teşkilatları ve yöntemleri konularında bilimsel çalışmalar –yeterli olması bir tarafa- yok denecek kadar azdır. Unutulmamalıdır ki İslam’a karşı mücadele ile sömürgeciliğin İslam ülkelerinde yerleştirilmesi faaliyetlerinin en önemli ayağını oryantalistlerce yürütülen İslam’la ve İslam toplumlarının tarihi, dili, kültürü vb konularla ilgili bilimsel çalışmalar oluşturmuştur. Dolayısıyla, ülkemize yönelik Batı ve Hıristiyan misyonerliği kaynaklı olumsuz etkinliklere karşı köklü ve tutarlı bir mücadele verebilmek için mutlaka biz de Batı kültürü, tarihi ve toplumsal yapısıyla birlikte Hıristiyan geleneğini bilimsel düzeyde her yönüyle irdelemek ve oryantalizme karşı bir oksodantalizm oluşturmak zorundayız. Bu konuda, diğer bilim dallarından çok üniversitelerin dinler tarihi, din etnolojisi gibi anabilim dallarıyla Diyanet İşleri Başkanlığının diğer dinleri araştıran birimlerine önemli görevler düşmektedir (şayet DİB’nın böyle bir birimi yoksa mutlaka kurulmalıdır). Örneğin, başkanlığını yürüttüğün OMÜ İlahiyat Fakültesi Dinler Tarihi Anabilim dalında, bu çerçevede son yıllarda gerek kendi çalışmalarımızda gerekse danışmanlığını yürüttüğümüz lisansüstü çalışmalarda Hıristiyanlık, Türkiye’deki Hıristiyan ekoller ve benzeri konulara ağırlık verilmektedir. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">9. Merkezi yurtdışında ya da Türkiye’de bulunan çeşitli paravan kuruluşlarda faaliyette bulunan ya da çeşitli iş ve hizmet kuruluşlarında yabancı dil öğretmeni, teknik danışman, sosyal hizmet uzmanı vb sıfat ve unvanlarla çalışan misyonerlere karşı uyanık olunmalı, bunların hareketleri incelenmeli ve gerekli önlemler alınmalıdır. Aynı şekilde yabancı okullar ve kurslarla elçilik ve konsolosluklar ve burada çalışanların faaliyetleri de yasal şartlar çerçevesinde dikkatle izlenmelidir. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">10. Son olarak, terör ve anarşi gibi pontusçuluk ve misyonerliğin de beslendiği önemli kanallardan birisinin yöre halkının yaşadığı ekonomik sıkıntılar ve yoksulluk olduğu unutulmamalı, ekonomik sorunlarla işsizliğin çözümü için kalıcı tedbirler uygulanmalıdır. </font></p>
<p><font face="Arial, Helvetica, sans-serif"></p>
<hr SIZE="1" width="30%" align="left" />
</font></p>
<p><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">1 Harvey, P., An Introduction to Buddhism, Cambridge: Cambridge University Press 1990, s. 24’ten naklen. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">2 Dodge, B., “Mani and the Manichaeans”, Medieval and Middle Eastern Studies, S.A. Hanna (ed.), Leiden: Brill 1972, s. 88. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">3 Matta 15:24. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">4 Matta 10:5-7. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">5 Bkn. Markus 6:7; Luka 9:3-6. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">6 Matta 28:19-20. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">7 Bkn. Markus 16:15-18; Luka 24:47. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">8 Borg, M., Jesus, A New Vision, New York 1987, s. 15. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">9 Resullerin İşleri 11:26. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">10 Bu konudaki geniş tartışma için bkn. Gündüz, Ş., Pavlus: Hıristiyanlığın Mimarı, Ankara 2001, ss.14vd. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">11 Örneğin bu konuda Luka 24:19, Markus 8:27-30 ile Resullerin İşleri 3:22-23, 7:37’ye bakılabilir. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">12 Küng, H., Christianity: Its Essence and History, tr. J. Bowden, London 1995, s. 114.</font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">13 1 Kor. 6:12; 10:23. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">14 1 Kor. 10:33. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">15 Bkn. Resullerin İşleri </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">16:3; 21:20-27. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">16 Alexander, G. (ve diğerleri), A History Of the Methodist Church South. The United Presbyterian Church, New York 1894, ss. 223, 247-248, 255.  </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">17 ATV Cevizkabuğu programına katılan Katolik Kilisesi yetkilisi Çedolini. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">18 Nazir-Ali, M, Mission and Dialogue: Proclaiming the Gospel Afresh in Every Age, London: SPCK 1995, s. 56</font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">19 </font><a href="http://www.peopleunitedforreligiousfreedom.org/missionaries.htm"><font color="#990000" face="Arial, Helvetica, sans-serif">http://www.peopleunitedforreligiousfreedom.org/missionaries.htm</font></a><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">20 Egal, C.D., “Ministering to Muslims”, </font><a href="http://www.leaderu.com/isot/docs/minmuslim.html"><font color="#990000" face="Arial, Helvetica, sans-serif">http://www.leaderu.com/isot/docs/minmuslim.html</font></a><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">21 Örneğin bu konuda en son bir aylık mecmuaya verdiği röportaj vardır. Bkn. Umut, Ocak 2002, sayfa 3. </font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif">22 Radikal, 5 Aralık 2001</font></p>
<p><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Şinasi Gündüz</font><font size="3"></p>
<p align="left"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">OMÜ Ilahiyat Fakültesi Dinler Tarihi Anabilim Dalı</font></p>
<p></font><font size="5" face="Arial">Yazar:Doç.Dr.Şinasi GÜNDÜZ</font><br />
<font face="Arial, Helvetica, sans-serif"><strong>Kaynak</strong> : </font><em><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi II (2002), Sayı:</font> 1</em></p></blockquote>
<img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/categories/idinlertarihi.wordpress.com/5/" /> <img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/tags/idinlertarihi.wordpress.com/5/" /> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/idinlertarihi.wordpress.com/5/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/idinlertarihi.wordpress.com/5/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/idinlertarihi.wordpress.com/5/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/idinlertarihi.wordpress.com/5/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/idinlertarihi.wordpress.com/5/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/idinlertarihi.wordpress.com/5/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/idinlertarihi.wordpress.com/5/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/idinlertarihi.wordpress.com/5/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/idinlertarihi.wordpress.com/5/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/idinlertarihi.wordpress.com/5/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=idinlertarihi.wordpress.com&blog=321040&post=5&subd=idinlertarihi&ref=&feed=1" /></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://idinlertarihi.wordpress.com/2006/07/25/misyonerlik-ve-hiristiyan-misyonerler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>11</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/09f5b8997f23e5f3f0d47b83a45e2389?s=96&#38;d=identicon" medium="image">
			<media:title type="html">idinlertarihi</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>DİNLER TARİHİNDE KURTARICI</title>
		<link>http://idinlertarihi.wordpress.com/2006/07/25/dinler-tarihinde-kurtarici/</link>
		<comments>http://idinlertarihi.wordpress.com/2006/07/25/dinler-tarihinde-kurtarici/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 25 Jul 2006 11:01:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>idinlertarihi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Semâvi Dinler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://idinlertarihi.wordpress.com/2006/07/25/dinler-tarihinde-kurtarici/</guid>
		<description><![CDATA[
KURTARICI KAVRAMI 
Bir kurtarıcının bulunması, dinî kurtuluş öğretilerini felsefî olanlardan ayırt eden temel özelliktir. Felsefî doktrinler insanların kendi özel çabaları sonucu kurtarıldıklarını öğretirken dinî öğretiler başka biri tarafından kurtarılma ilkesini öne sürerler: “İnsanoğlunun sınır-çizgisi-durumlarında (Grenzsituationen)” kendini hissettiren sonluluk, sınırlılık ve hiçlik tecrübesi dinî tecrübeden uzak düşünülemez. Bu ise bizi doğrudan şu ya da bu şekilde [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=idinlertarihi.wordpress.com&blog=321040&post=4&subd=idinlertarihi&ref=&feed=1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><br /><p><font face="Arial, Helvetica, sans-serif"></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif"><strong>KURTARICI KAVRAMI</strong> </font><br />
Bir kurtarıcının bulunması, dinî kurtuluş öğretilerini felsefî olanlardan ayırt eden temel özelliktir. Felsefî doktrinler insanların kendi özel çabaları sonucu kurtarıldıklarını öğretirken dinî öğretiler başka biri tarafından kurtarılma ilkesini öne sürerler: “İnsanoğlunun sınır-çizgisi-durumlarında (Grenzsituationen)” kendini hissettiren sonluluk, sınırlılık ve hiçlik tecrübesi dinî tecrübeden uzak düşünülemez. Bu ise bizi doğrudan şu ya da bu şekilde bütün yüksek dinlerde açıkça formüle edilen kurtuluş ihtiyacına götürür. Bu ihtiyaca benzer bir biçimde kurtarıcı şahsiyetler, aracılar ve ilâhî tecessüdlerde kendini gösteren yardım isteme olgusu gündeme gelmektedir. Biz zaten daha önce böyle bir anlayışın, meselâ Algonkinler örneğinde <span id="more-4"></span>Amerikan yerlilerinde rastladığımız kültür kahramanlarının çeşitli şekillerinde (Kultur-und Heilbringer) olduğu gibi ilkel insanların dinî inançlarında başlangıçlarını görebilmekteyiz. Şüphesiz yüksek dinlerin kurtarıcıları çok değişik kökenlerden gelme özelliklere sahiptir. Sözü edilen ilkel Heilbringer’den Gnostik, Budist ya da Hıristiyan kurtarıcılara kadar uzanan kesintisiz bir zincirleme halkayı yeniden inşa etmek asla mümkün değildir. Bir kurtarıcının her yerde ve sürekli bulunuşunu yukardaki gerekçelerden ziyade bu figürün insanların evrensel kurtuluş düşüncesinde oynadığı ve tecessüm eden bir inayetin yardımına can atmaktan doğan zorunlu bir role bağlı olarak anlamak daha yerinde olur. Böyle bir açıklama, maamafih, bizim ferdî bir olay olarak kurtarıcı şahsiyetin tarihî ve genetik ilişkiler ışığındaki durumuyla birlikte hususi tezahürlerini ve karakteristiklerini araştırma görevini bırakmamıza mazeret oluşturamaz.<br />
</font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Aynı zamanda kurtarıcılara inancın çokbiçimli tabiatı, bizi şüpheci bir izafiyetçiliğe götürmemelidir; zira dogmatikler kurtarıcının husûsî ehemmiyetini imanla özdeşleştirirken dinlerin tarihî araştırması neye inanılması gerektiğini değil, yalnızca neye inanıldığı, neye inanılmakta olduğu ve neye inanılabileceği konularını belirler. Dinlerin tarihî araştırması, değişik halkların inançlarındaki kurtarıcıların çokluğunu tarihî bir olgu olarak önümüze sermektedir. </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">KURTARICI ŞAHSİYETLER </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Dinlerin tarihî araştırması, ilkel dinlerde çeşitli, ama yine de hatırı sayılır ölçüde benzerlikler taşıyan kurtarıcı anlayışlarının varlığını ortaya koymaktadır. Kurtarıcı orada yoksunluktan ve talihsizlikten kurtaran (liberator) biri olduğu gibi ferahlatıcı ve yardım edici biri olarak ya da ölümsüzlük getiren biri olarak da karşımıza çıkabilmektedir. Genellikle o bir hayvan, bir insan ya da bir tanrı olarak görünebilmektedir. Meselâ Tlingit Yerlilerinin Yelch’i Algonkin’lerin Michabozho’su, Iroquois’in Yokesha’sı, Yoruba’nın Edshu’su, Polinezya’nın Maui’si ve Peruluların Viracocha’sı gibi. Temel vurgu bu şahsiyetin teçhizatına, yeteneklerine ve (mesela; ateş, âletler veya kültür gibi) hediyelerine yapılmıştır. O, mitolojide merkezî sîmâlardan biridir. </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Yine tamamen mitolojik özellikte başka kurtarıcı şahsiyetler Yakın Doğu dinlerinde de bulunmaktadır. Mısırlıların Oziris’i, Bâbillilerin Marduk ve Temmuz’u, Suriyelilerin Esmun ve Adonis’i ve Mandelilerin (Mandaens, Sâbiîler) Manda d’Hajje ve Hibil-Ziwa’sı gibi. Aynı şey Hindistan dinleri için de söz konusudur. Meselâ Vişnu-Krişna-Vasudeva ve Şiva figürleri gibi. Bu son kurtarıcı bir ilâh çeşidi olup genellikle bitki ilâhı olarak tabiattaki hayatla yakından bağlantısı bulunmaktadır. O, rızık bahşedip ölümsüzlük güvencesi vermekte ve mü’min onun acı çekişlerine ve zaferlerine iştirak etmektedir. Böylece Yakın Doğulu Kurtarıcı&#8217;nın genel olarak “kurtarılmış bir kurtarıcı” olduğu anlaşılmaktadır. </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Üçüncü bir kurtarıcı tipi daha ortaya çımıştır ki, o da bir kurtuluş mesajıyla gelen yahut hemen hemen arzusu hilafına veya öldükten sonra taraftarlarınca kurtarıcı olarak paye verilen tarihî şahsiyetlerdir. Bu kurtarıcı grubuna geç antikite döneminde; Pitagoras, Tyana’lı Apollonius, Abonoteichos’lu Alexander, Simon, Magus vb. birçok mistik ve kurtuluş öğreticisi ile kendi cemaatları tarafından peygamberlikten kurtarıcılığa dönüştürülen Mani, Zerdüşt ve (Hz.) Muhammed [(s.a.v.)] girmektedir. Yardımlarıyla kurtuluş ve özgürlüğe kavuşan kimseler için Buda ve Jina en derin anlamıyla kurtarıcıdırlar. Değişik Budist grupları ve okullarının dogma tarihi, bir kurtarıcıya olan inancın nasıl oluşup geliştiğini güzel bir şekilde ortaya koymaktadır. Budist inanışlar Guatama’yı sadece bir öğretmen olarak düşünmekten başlar, onu tabiatüstü ve ilâhî bir kurtarıcı olarak düşünmeye kadar uzanır. Aslında takipçileri tarafından bir kurtarıcı olarak kabul edilen (Hz.) İsa da tarihî bir şahsiyettir. St. Paul ve özellikle Luka gibi evangelistler onu tarihî terimlerle tasvir ettiler. Hıristiyan teolojisi yüzyıllar boyunca onun şahsiyetini ve faaliyetlerini oldukça engin bir şekilde tarihî şahsiyete sahip kimselerdenmiş gibi algılamaya çalıştı. </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">KURTARICI MİTLERİ </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Bu tarihî şahsiyetlerle bağlantılı olarak mitler genellikle tıpkı kendi zamanımızda bile olduğu gibi meselâ İran’daki Bab’ın misyonundakine benzer bir şekilde gelişmektedir. Zaman zaman mitolojinin aşırı gelişmesi Mahayana Budizmi’nin şu kurtarıcılarında gördüğümüz gibi tarihî olan her şeyi yok eder: Amida ve Amitabha, Avalokitesvara ve Manjusri, Maitrea ve Vairocana. Bu kurtarıcılarda eski mitik şahsiyetlerle birlikte evvela kendisinden zuhur ettikleri tarihî Buda Guetama’yı çok az bir şekilde ayırt edebilmekteyiz. Sufi dindarlık, başlangıçta bir kurtarıcı olmaktan uzak bir durumda olan (Hz.) Muhammed’i [(s.a.v.)], başlıca duğumundaki, Ay’ı ikiye bölmesindeki ve mîrâcındaki mucizelerle birlikte bir kurtarıcı kültü’nün merezî şahsiyeti haline dönüştürdü. Öte yandan Şia, (Hz.) Ali’yi [(r.a.)] neredeyse bir kurtarıcı haline getirdi. Aynı şeyler, Gnostisizmin çok renkli kurtarıcıları için de söz konusu olacak şekilde ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki, Gnostikler; Valentinus, Basilides, Pistis Sophia ve Mani’nin kristolojilerinde olduğu gibi tarihî (Hz.) İsa’dan çok sayıda efsanevî şahsiyetler türettiler. Farklı bir kurtarıcı tipi de, geçmişte hiçbir zaman aktif olmayıp gelecekte olması beklenilen kurtarıcılar tarafından teşekkül ettirilmektedir. Gelmekte olan bir mutluluk çağına hükmedecek ve genellikle Assurbanipal veya Augustus gibi tarihî bir şahsa dayanan bir kişi fikrinden ilâhî bir kurtarıcıya geçiş; ilkel mitolojik bir kraldan tıpkı Yahudilerin Mesihi ve Şiîlerin İmamı gibi “başlangıcından beri kurtarıcı olan” bir kurtarıcıya geçiş kadar hızlı ve akışkan bir geçiştir. İran’lıların Saoşyant’ı, Buda Maitreya, Peruluların Viracocha’sı, Algonkin’in Heilbringer’i ve Aztek’lerin Quetzalcoatl’ı gibi ister benzer isterse farklı biçimlerde ya da yeni bir inkarnasyon olarak olsun taraftarlar daha önce yeniden döneceği kabul edilen bir kurtarıcı bekledikleri vakit çeşitli düşünceler biraraya gelmektedir. Ayrıca Kurtarıcının hem (Elijah, Yusuf ve Davud soyundan gelen Mesihler gibi) seleflere hem de (Ahriman, Deccal ve Sahte Mesih gibi) muhaliflere ve hasımlara sahip olması mümkündür. </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">KURTARICININ TABİAT VE MAHİYETİ </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Daha önce gördüğümüz gibi Kurtarıcı’nın tabiatına dair görüşler büyük ölçüde değişmektedir. Kimi Kurtarıcılar insan, kimi ise bir ilâh olarak tasavvur edilmişlerdir. Her iki görüşün de birleştiği yerde, -uknumsal birlik ve ilâhî irade ile beşerî iradenin karşılaşması hakkındaki sorular gibi- İlk Hıristiyanları epeyce zor durumda bırakan problemler türünden zor problemler ortaya çıkmıştır. Docetizm (recat veya zâhirî ölüm) ilginç ve ortancıl bir safha oluşturmaktadır; yani Kurtarıcı veya İlâhî Şahsiyet gerçek olmayan fakat sadece zahir olan bir görünümle cismanî veya beşerî bir bedene bürünmektedir. Hulûlî (docetic) anlayışlar genellikle Gnostisizmde, Mani’nin öğretilerinde ve Sufi ve Şiî düşüncenin belli kollarında bulunmaktadır. Klasik biçimiyle Vaişnava Hinduizminde geliştirilen avatarlar (tecellî, tezahür yahut da tenezzüller) teorisi bahis konusu duruma çok benzemektedir. Şöyle ki, Kurtarıcı -veya “kurtarıcı ışık (nur)” ya da “kurtarıcı cevher”-, bir dizi inkarnasyona maruz kalmaktadır (krş. Gnostisizm, Şia ve Tibetli Mahayana). En son zikredilen öğretilerde biz, bir bakıma Mahayana Budizminde çok açık bir şekilde geliştirilen ama Jainlerin bilmediği bir ilke olarak kurtarıcıların çoğulculuğuyla karşılaşmaktayız. </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Mit, bir kurtarıcının hayatının önemli anları olan; ana rahmine düşüş, doğum, çocukluk, çağrı ve ölüm gibi anlar üzerinde özellikle durmak suretiyle sürekli bu şahsiyetleri biçimlendirir. Bu şekilde doğal biyografi kutsal kural haline getirilebilen ve bir kült için temel oluşturan tabiat-üstü bir varlık biçimine dönüştürülür. Genel olarak mitler kurtarıcının tabiat ve faaliyetini belirli motifler bakımından, meselâ ister kaosa isterse bir canavara karşı olsun savaş, gökten iniş ve göğe çıkış, yaratma ve yeni yaratmaya iştirak, acı çekme ve üzüntü gibi motiflerle kavramaya çalışır. Tarihî bir kurtarıcının hayatındaki en önemli olay, davet ya da tebliğinin başlangıcıdır. Gerçi kurban fikri de genellikle buna dahil edilmektedir, fakat hiçbir yerde Hıristiyanlıktaki derinlik ve çeşitlilikte olmamak üzere. </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Hıristiyan, Budist ve İranlı kurtarıcıların hayat hikayelerinde hep onların günaha teşebbüs etme öykülerine rastlamaktayız. Kurtarıcı genellikle; şifa verici, öğretmen, çoban ve kral gibi ortak imajlarla tasavvur edilmektedir. Kurtarıcı kültüne ise, sık sık onun tabiatı ve çoğu kere de Vişnu’nun dişleri ve İsa’nın kalbi gibi ifadelerde yer alan bedeninin hususi bir kısmı eklenir. Bundan başka kadın kurtarıcılara da rastlamaktayız: Meselâ her biri dünyevî erkek bir ilahla birleştirilen Kwan-yin, Avalokitesvara’nın Çinli formu, Vaişnavizmdeki Sri ve Küçük Asya’daki İştar gibi. Hatta Hıristiyanlıkta (Hz.) Meryem bir kurtarıcı ve corredemptrix (ortak-kurtarıcı) olarak kabul edilegelmiştir. </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">KURTULUŞ DÜŞÜNCESİNİN GELİŞİMİ </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Bir kurtarıcı etrafında odaklanan herhangi bir din gelişirken, mit geri plana çekilir. Kurtarıcı mitolojik niteliklerinden soyutlanır ve mü’min, okur-yazarların eleştirisi ve rasyonel aydınlanma karşısında Kurtarıcıya olan inancını güvence altına almayı zorunlu görür. Bu bağlamda Hıristiyan, Hindistanî ve İslâmî teolojiler iki değişik yola girmişlerdir. Bir kısmı, Kurtarıcıyı; ampirik, psikolojik ve etik bir örnek (yani örnek bir hayatı yönlendiren bir “model”) olarak biçimlendirirken, diğer bir kısmı ise profan dünyanın sebeplilik kanununa tabi olduğu, dinî dünyanın ise içerisinde tabiatüstü ve ilâhî gücün tezahürleriyle birlikte şu ya da bu şekilde özerk kaldığı bir düalizm kurmaya çalışmışlardır. Hıristiyanlıkta özellikle Soren Kierkegaard’dır ki, söz konusu bu iki olasılığın izini sürmüş ve onların nihaî sonuçlarını tasvir etmiştir. Schleiermacher ondokuzuncu yüzyıl boyunca Protestan ilâhiyatına egemen olan birinci olasılığın önde gelen savunucusu olmuştur. Kierkegaard ise günümüzde öne geçmiş bulunan ikinci yaklaşımın sözcüsü durumuna gelmiştir. </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">KURTULUŞ </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">DİNLER TARİHİNDE KURTULUŞ </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">KURTULUŞ FİKRİNİN TİPİK VE SPESİFİK FORMLARI </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Kurtuluş fikri, kurtuluş dinleri ya da kurtuluş-öğretici (soteriological) dinler olarak bilinen dinlerde dinî düşünce ve faaliyetin merkezinde bulunmaktadır. Eğer kurtuluşu, en ilkel dinlerde dahi rastlanan kavramlar olan yeniden doğuş ve ölümsüzlükle ilgili tüm anlayışları dahil edecek şekilde çok geniş bir biçimde algılayacak olursak bu takdirde ona genel olarak dinin merkezî kavramı diye bakmamız mümkündür. Sonuç itibariyle dinler tarihçilerinin iki belirgin vazifeleri bulunmaktadır:<br />
1- Kurtuluş düşüncelerinin tarihî dinlerde kazandığı husûsî formların gelişim ve tabiatlarını araştırmak ve,<br />
2- Kurtuluşun bireysel formlarının yapısal ve niteliksel bakımdan benzer tipler -yani soteriolojik düşüncelerdeki tipler- halinde gruplandırılıp gruplandırılamayacağını karşılaştırma sonucu belirlemektir. </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Şüphesiz dinler tarihçileri; motiflerin, düşüncelerin, formların ve uygulamaların tarihî göçlerine de dikkat etmeli ve acele eşitleme ve paralellikler kurmaya karşı dikkatli olmalıdırlar. Çeşitli dinlerin soteriolojilerindeki yüzeyde kalan bireysel özelliklerin görünür teşhislerinde, tek tek dinî sistemlerde bulunan farklı değerlerin çarpıtılmasına izin verilmemelidir. Doğrusu bir kere çıkıp tüm insanların nihaî ve derunî bir şekilde kurtuluş düşüncesine bağlı ve ona gereksinim içerisinde olduklarını kabul ettikten sonra, söz konusu düşüncenin hususi tarihî formlarının; fiziksel, tarihsel, kültürel ve etnik-psikolojik bağlamdaki yerlerini anlamaya çalışmalı ve onların eşsizliğiyle ferdî ehemmiyetini kavramaya da özen gösterilmelidir. </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">HİNDİSTAN VE YAKIN DOĞU </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Kurtuluş düşüncesi Hindistan’da özel Hindu dinlerinde oldukça farklı biçimler kazanmaktadır, fakat yine de belli karakteristik özellikler sergilemektedir. Tipik olarak Hintliler dünyevî ıstırabı -ya da sınır-çizgisi-durumları tecrübesini- karma ve ruh göçü (tenasüh) bakımından kavrama, değerlendirme ve hatta büyük ölçüde açıklama eğilimindedirler. Kurtuluş ihtiyacı içerisinde bulunan dünya ve insanlığın tasviri Vedanta ve Samkhya’da, Hinayana ve Mahayana Budizminde ve Vaişnaizm ve Şaivizm’de çok benzerlikler arzetmektedir. Ayrıntıdaki farklılıklar esas itibariyle, sonuçta acı çekmeyle başetmeyi sağlayacağı varsayılan yol ve yöntemlerle ilgisi bakımından ortaya çıkmaktadır. Ama yine de amel yolu, bilgi yolu ve aşk (yahut sadakat) yolunda Brahmanî dinde, Hinduizmde ve Budizmde tekerrür eden tipik ve esaslı olasılıklar bulunmaktadır. Samkhya ve Yoga’da, Budizm ve Jainizmde kurtuluşa götüren safhalar çeşitli oluşumlarıyla ilginç paralellikler arzetmektedir. Bundan başka her ne kadar dünyadaki acı çekmeye ilişkin hususi teoriler ve kurtuluşun son hedefinin ne olduğuna dair hususi tanımlar birçok noktada farklılık gösterse bile geçici ve nihaî kurtuluşun (maksha, vimukti) tabiatı ile kurtuluşu oluşturan şeylerin tasvirleri hatırı sayılır ölçüde birbirine benzemektedirler (kaivalyam, nirvanam). </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Başka bir kurtuluş düşüncesi de Yakın Doğu’da bulunmaktadır. Bu bölge dinlerindeki çok sayıda benzer özelliklerin tarihî bakımdan izlenebilecek ilişkiler üzerine dayanma ihtimali hem vardır hem de yoktur. </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Ancak şurası bir gerçektir ki, —Mısır, Bâbil, Suriye, Filistin, İran, Küçük Asya (Anadolu), ayrıca bir dereceye kadar da Yunanistan’da ve daha sonra Gnostikler ve Mani tarafından geliştirildiği biçimiyle— kurtuluş fikri, insanların kurtuluş ihtiyacına ve dünyaya (bakışlarına) ilişkin benzer temel anlayışlar sergilemektedir. Yine ayrıca biz nefsin bedenle ve ruhun maddeyle ilişkileri, kurtuluşa götüren yol, kurtuluş ihtiyacı içinde olanlara yapılan yardım türü, mevcut çeşitli araçlar (büyü ve sakramentler gibi) ve tüm kurtuluşun hedefi (ölümsüzlük) üzerinde son derece geniş bir uzlaşma bulmaktayız. </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">GELİŞME VE SİSTEMLEŞME </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Şimdiye kadar yapılan kısa taramadan şu görülmektedir ki, hemen hemen hiçbir yüksek din kurtuluş düşüncesine âşina olmaktan uzak değildir. Bu düşünce en farklı halklar ve kabilelerin dindarlığında bile bulunmaktadır -zira şurası iyice kesinleşmiştir ki, kurtuluş düşüncesi yukarıda zikredilen alanların çok daha ötesine yayılıp kök salmıştır-. Bu düşüncenin hıristiyanî formu Doğu’nun bir kısmını fethettiği kadar, Batı’ya da yayılmıştır. Kurtuluş düşüncesinin ne ölçüde serpilip geliştiği; tarihî gelişmeler, fizikî şartlar ve ruhanî yeteneğe bağlı olagelmiştir. Birtakım yüksek dinlerde kurtuluş düşüncesi geri plana çekilmiştir. Meselâ eski Yunan ve Roma dinlerinde, İslâm ve Yahudilikte ve Japonların Şinto dininde durum böyle olmuştur. Ama yine de Yunanlılar Orfizm’de, neo-Pisagorculuk’ta ve neo-Platonik dinî fırkalarda; İslâm Tasavvufta; Yahudilik ahirzamandan haber veren vahiy metinlerinde (apocalyptic writtings) ve (Kabbala ve Hasidizm’de olduğu gibi) mistisizmde, Japonlar ise Budist mekteplerde kurtuluş düşüncesini geliştirmişlerdir. Her türlü şüphenin ötesinde belli temel dinî anlayışlar da kurtuluş düşüncesiyle yakından alâkalıdır. Bu yakınlığın başından beri açıkça belirgin olmadığı yerlerde kurtuluşu tekrar merkeze yerleştirmeye ve ona derinlik kazandırmaya dönük özel gayretler, hareketler ve doktrinler gelişmiştir. Kendileri için merkezî bir konu olması sebebiyle mistik hareketler kurtuluş düşüncesini ekip-yetiştirmeyi özellikle yeğlemişlerdir. </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Dolayısıyla çoğu kurtuluşçu (soteriological) dinler sistematik bir kurtuluş teorisi geliştirmişlerdir. Bu teori (soteriology) inananların; evreni, onun menşeini ve yok oluşunu anlama yollarını belirlediği kadar, mü&#8217;minlerin insanlık, onun tabiatı ve mukadderatını anlayacakları yolları da belirlemiştir. Yeterince tuhaf olan bir şey var ki, o da (felsefî) ateistik kurtuluş teorilerinin (soteriologies) de bulunmasıdır. Fakat genel olarak kurtuluş-bilimsel (soteriological) düşünceler tanrı hakkındaki düşüncelerle yakın bağlantı içerisinde bulunmaktadır. İnsanlar şu ya da bu ölçüde kendilerini ya da dünyayı kurtarmada oynayacakları rollerinin bulunduğuna inanmışlardır. Hatta bir kurtarıcıyla karşılaştığımızda kurtuluşta onların iştiraklerinin bir anlam ifade edeceği bir yer mutlaka ayırt edilmiştir. Bir kere meselâ ilâhî lütfun tabiatı, gerekliliği ve etkinliğine dair Hıristiyanlık, İslâm, Hinduizm ve Budizm’deki —bir bakıma ilâhî-beşerî ortak güce ilişkin (synergistic) ihtilaflardaki— tartışmaları düşünün. [Bu bağlamda ilk dönem itikadî İslam mezheplerinin insan eylemleri ve güç (fiil-istitâ'at) ilişkisine dair tartışmaları hatırlanmalıdır.-ç.n.]. Beşerî katılım genellikle belirli ibadetler, pratikler veya belirli topluluklara üyelik gibi şöyle ya da böyle nesnel gereksinimlerle bağlantılıdır. Ben şu ana kadar gereksinimleri zaman zaman büsbütün pratik (amele ilişkin), zaman zaman büsbütün teorik (entellektüel bilgi ya da duygusal iman ve sadakat), zaman zaman da her ikisinin birlikte bulunduğu başlıca üç kurtuluş yoluna atıf yapmış bulunuyorum. Birtakım kurtuluş öğretilerinde uyuşturucular gibi sunî araçlar da yer almaktadır. Bu araçların arzu edilen duruma ulaşmayı sağladığı anlaşılan bir vecd haline sebep oldukları varsayılmaktadır.**** </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Birçok dinde insanların dünya hayatında bir çeşit “ön kurtuluş”a erebilecekleri ve onun bilincine varabilecekleri fikriyle karşılaşmaktayız. Meselâ Hindistan’da jivanmukta ve Hıristiyanlık’ta ise inayet ve tevfik durumları gibi. Buna bağlı olarak nihaî kurtuluşa ancak bu dünya hayatından sonra ulaşılacağı fikri gelmektedir. Çeşitli dinler ve aynı din içerisindeki farklı kollar, kurtuluşun aranıp bulunduğu şartlar hakkında değişik görüşlere sahip olmuşlardır: meselâ nesnel kötülük, öznel hatalar (yani zâhirî anlamda ibadete ilişkin ve ahlâka ilişkin günahlar) ya da tamamen günahkâr durumlar (habitus) gibi şartlar. Söz konusu dinler ve mezhepler aynı zamanda kurtuluşun hedefini de farklı bir biçimde algılamaktadırlar. Bu çerçevede ikili bir şekilde sıralanan çok sayıda ifadelere rastlamak mümkündür: —Allah’ın içinde, Allah’la ve O’nun huzurunda olmakla; unio substantialis— müsbet ve —yok oluş ya da çürümeyle— menfi hedefler gibi. Ölümsüzlük, tecessüd (reincarnation) ve nirvana gibi mücerred görüşlerin yanısıra duygusal açıdan algılanan görüşler de bulunmaktadır. Kurtuluş düşüncesinin metafizik, psikolojik ve etik bakımdan vurgulanışları onun gayesinin tanımlandığı her an kendini göstermektedir. Bu gerçek tüm kurtuluş öğretilerinin içinde gizlenen bir sırdır. </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">DİN FELSEFESİNDE KURTULUŞ </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">KURTULUŞ FİKRİ VE GEREKLİLİ⁄İ </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Bütün dinlerin oluşturucu ögesi olarak görülebilecek olan kurtuluş fikri, din felsefesi için de büyük öneme sahiptir. Bu ehemmiyet insanoğlunun esas itibariyle kurtuluş ihtiyacı içinde bulunduğu, yani kaza ve talihsizlikten tutun da her şeyi kuşatan endişe (weltangst)’ye kadar birçok kaynak ve nedenleri bulunan genel bir acı çekme tecrübesinden kurtulma ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Schelling bu Angst’ı (endişe) bütün yaratıklara yayılmış olan Melancholie (hüzün ve kasvet) olarak belirledi ve onun kozmik terimlerle düşüş, yabancılaşma ve (ahlâkî) çöküntü (corruption, Verführung); psikolojik terimlerle ise yanılgı, cehalet, günah ve suç gibi muhtelif açılardan yorumlandığını belirtti. Kurtuluş ihtiyacının önemi ve derinliğinin bilinci kadar ayrıntılarındaki çeşitlilik de, ne olursa olsun, ibtidaî halklar arasında bu duyguyla en erken dalgalanma —ki bu dalgalanmalar oldukça sık bir şekilde görülmüştür— en yüksek düzeyde gelişmiş kültürler arasında bulunan daha derinlikli ve evrensel anlayışlara doğru belli bir çizgi üzerinden kaymıştır. Bu bilinçliliğin yoğunlaşması ve kurtuluş fikrinin tedricî gelişimi, Ruh’un (Geist) gelişiminin en önemli alanlarından biridir. Tabiî olarak bu fikrin gelişimini düzenli bir süreklilik olmaktan çok, ite kaka bir ilerleme olarak algılamak gerekmektedir. Eğer kurtuluş ihtiyacı derin bir şekilde kökleşmemiş ve gerçekten de evrensel bir şekilde insanî değilse, insan zihninin kurtuluş düşüncesine vakfettiği —düşünceler ve görüşler, ümitler ve istekler, fikirler ve öğretilerden oluşan— çok kesif bir miktarı bulan dikkati kesinlikle izah edemeyiz. Dinî dehâlar mütemâdiyen kendilerini bu düşünceye adamışlardır. Sayısız büyük veya küçük vaiz ya da peygamberler bu düşünceyi ilan edip şekillendirmişlerdir. Her nerede ki, insanlar pozitif ve tarihî dinleri terketmiştir, orada filozoflar homines religios (dindar insan)’un çabalarını sürdürmüştür. Teorik kalkış noktaları çoğu kere kainatın menşei ve sonu ile insanlığın tabiat ve mukadderatı hakkındaki öğretileri içeren çok yoğun dinî sistemler ortaya çıkmıştır. Bu sistemlerde kozmoloji, antropoloji ve eskatoloji soteriolojide en yüksek noktasına ulaşmış ve pratik talimler ise tabiat ve kökenini doktrinlerin açıkladığı kötülükten kurtuluşa sevkeden yolu göstermekten ibaret olmuştur. Bu dinî sistemler tapınma ve ibadete ilişkin form ve kurumlarda somut biçimlerini kazanmışlar ve onların sosyolojik gücü okullar, kiliseler ve mezheplerle büyük ve küçük gruplarda tezahür etmiştir. Bütün bunlar olurken Asya’da (Hindistan ve İslam) olduğu kadar Batı’da da teorik kurtuluş problemi, filozoflar, yani din filozofları tarafından devralınmıştır. Bu durum, filozofların dinî topluluğu terkedip ortaya attıkları sorunlara dinî çözümleri kabul etmedikleri zamanlarda bile böyle olmuştur. Filozofların, özellikle kurtuluş düşüncesiyle ilgilenmiş olanların, aynı zamanda dinî bakımdan da en duyarlı kimseler olduklarını, dolayısıyla onların mütemâdiyen felsefî girişimi dinin komşuluğuna doğru çevirmiş olduklarını ilerde açıklayacağım. Bir aralık pozitivizm, din ve felsefenin insanlığın eninde sonunda bir kenara atacağı geçici birer fenomen olduğu yanlış görüşünü besledi. Fakat kurtuluş ihtiyacının hem zaman hem de mekan açısından evrenselliği bu iddianın yanlış olduğunu göstermiştir. Kurtuluş düşüncesi her bir farklı yerde derece derece gelişmiş ve her birinde kendine özgü biçimler kazanmıştır. O bir yerde oldukça belirgin bir biçimde ortaya çıkabilirken başka bir yerde sadece başlangıç aşamalarına ulaşmış olabilmektedir. Fakat yine tekrar ediyorum ki, o hiçbir zaman bulunmamazlık etmemiştir. Yaratıklar daima kurtuluş ümid etmişlerdir, yani kendi tabiatlarını. </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">KURTULUŞ FELSEFESİ </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Daha önce gördüğümüz gibi kurtuluş ihtiyacı dünyadaki ıstırap ve kötülük tecrübelerinden kaynaklanmaktadır. Istırap birçok şekilde ortaya çıkabilir. Meselâ fakirlik ve çalışma-didinme, hastalık ve talihsizlik, yetersizlik ve günah şeklinde olduğu gibi. Beden ve nefs ile akıl ve şiddetli duygular arasındaki tezatlarda ya da fânilik ve ölüm gerçeklerinde bunun ifadesini bulmak mümkündür. Karl Jaspers’i izleyerek insanların ıstırap çekip kurtuluş ihtiyacının farkına varır hale geldikleri anlar olan insanî varoluştaki can alıcı olaylar ve anları “sınır–çizgisi-durumları (grenzstuationen)” olarak belirliyorum. Istırap durumları insanların kendi tabiî varoluş durumlarını, sonlu dünyayı ve oradaki ilişkileri bir kenara itip ebedî olana yönelmelerini tahrik edebilir. Böyle yapmakla onlar şeyler arasında yeni bir müteal ilişkiyi keşfederler, artık dünya ve insanlık yeni bir ışık altında görünür ve mânâlar ve değerler, “tabiî” varoluş oluşumlarındakinden daha farklı bir biçimde vurgulanır. Son olarak ıstırap deneyiminin insanın ebedî olanla (yani Tanrı ile birleşmesi [Verkehr] şeklindeki) ilişkisini ve ahlâkî davranışları için önemini vurgulayıp vurgulamamasına yahut onun ilişkilerinin teorik anlaşılışına (spekülasyon) vurgu yapıp yapmamasına bağlı olarak kurtuluş düşüncesinin daha dinî ve daha felsefî ifadelendirilişinden söz edilebilir. Dinî ilişkilerin tabiatı ve diyalektiğini burada tartışmayı gereksiz görüyorum. Şu kadarını söylemek yeterlidir ki; günaha teşebbüsler, şüpheler ve kuşkuculukla engellenebilen ve bozulabilen Tanrı tecrübesinde bir kimsenin kendi noksanlığını ve yetersizliğini deneyimlemesiyle birlikte Kutsal’ın (the numinous, numinoser unwert) karşısındaki değersizliğini de deneyimlemesi, tam olarak doğrudan doğruya o kimsenin kendi öz günahkârlılık bilincine varmasına ve bu bilinçle de Tanrı ile insan arasındaki uzaklık duygusuna kapılmasına yol açar. </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">İlâhî lütuf sayesinde gerçekliştirilen kurtuluş, bir aracının tevessülü yoluyla bu uzaklığı (iyice) kapatır. Bu durumda kurtuluş, Tanrı’ya karşı tüm yabancılaşmaları alt eden ve yetkinsizliği ortadan kaldıran bir inâyet durumu halini (ya da biçimini) kazanır. Öyle ki sonuçta kurtuluş ya kutsanmış bir yakınlık ya da Tanrı’yla birleşme haline kadar gelir. Bunun tersine felsefe, epistemoloji gibi uzmanlaşmış alanlara veya tam anlamıyla formel bir ansiklopedi külliyatına bölünmediği sürece, zorunlu olarak kendilerini sınır-çizgisi-durumlarda gösteren büyük varoluş problemlerine (Dasein) yol açar. Hem Batı’da hem de Doğu’da felsefe -genel konuşmak gerekirse- bu problemleri iki yolla çözmek istedi. Birinci yolda felsefe, belli değişikliklerle ve özellikle dünyanın ve insanlığın kurtuluş ihtiyacı bakımından kurtuluş dinlerinin temel varsayımlarını ele almıştır. Böyle yapmakla o, günah ve günahkârlık duygusundan ziyade kusurluluk, hata ve cehalet üzerinde durmak istemişti. Fakat bütün bunlarla birlikte felsefe, beşerî açmazları yine beşerî gayret aracılığıyla (selbsterlösung) veya onun pek işe yaramadığı durumlarda ise aynı beşerî açmazları dinî aracı ya da kurtarıcıyı ampirik terimlerle yeniden yorumlamak suretiyle aşmayı denemiştir. Buna göre inayet fikrinden vazgeçilmekte ve insanlar kendilerini maddî dünyadan uzaklaştırmak ya da ruhlarını kurtarmak (özgürleştirmek) suretiyle ıstırabı kendi güçleriyle ortadan kaldırmaya çalışmaktadırlar. Doğrusu bir kimsenin kurtuluşunun felsefî yolları ve yöntemleriyle; yollarının pratik, teorik ve duygusal egzersizlerin çeşitli birleşimlerini içerdiği durumlarda kurtuluş dinlerindeki kurtarılma yol ve yöntemleri arasında pek de büyük bir fark yoktur. Felsefî çözümler esas itibariyle bilgi yollarındaki değişikliklerden kaynaklanmaktadır. Mesela bir seçenekte kurtuluş; Schelling, Schopenhauer, Samkhya felsefesi ve Gnostisizm’de olduğu gibi birtakım hususi sezgi ve bilgi kanallarıyla gerçekleşmektedir. Genellikle bu bilgi; Yoga, Budizm ve Tantrizm’de olduğu gibi kurtuluş yolunu oluşturan teknik ve maharetlerin öğretilmesiyle birlikte bulunur. Bu seçenek, felsefe ile din arasındaki uçurumu kaldırma eğilimindedir. Bu seçeneğin başka bir şeklinde felsefe; bizatihî ve başka bir sebepten dolayı çalışma, tutkuları kontrol etme ya da herkesin kendi vazifesini yapması (Kant ve Fichte) gibi belli ahlâkî buyruklar ortaya kor. Bir kimsenin kendini kurtarma çabasının kurtuluş dinlerinden ödünç alınan varsayımlar üzerine bina edildiği sürece devamlı bir şekilde hiç izlenmemesi tipik bir durumdur. Meselâ bir kere Vedanta felsefesinde veya Schopenhauer’ın düşüncesinde inayet fikrinin nasıl beşeri çabaya müdahale ettiğini düşünün. </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Büyük varoluş problemlerini çözmeye çalışmak amacıyla filozofların takip ettiği ikinci yola gelince, onu burada enine boyuna tartışmamız mümkün değildir. J. Burchardt ve W. Dilthey’in gösterdiği gibi Rönesans döneminde, kendi-kendine-yeterlilik, güç ve insanlığın güzelliği fikriyle nitelendirilen bir tutum olarak Avrupa’da hayata karşı yeni bir tutum (Lebensgefühl) ortaya çıktı. Bu tutumla bağlantılı olarak Aydınlanma gibi daha sonraki dönemler aklın özerkliği fikrini geliştirmekle kalmadı aynı zamanda birtakım eski tutum ve düşünceleri de yeniden canlandırdı. Bu gelişmede Alman klasizmi önemli bir yer tutmaktadır. Aydınlanma çağı, sonunda insanlığın ahlâkî bozulması, günahkârlığı ve suçluluğu inancına karşı çıkmak kadar kurtuluş düşüncesine de karşı çıkmış ve peşinden (Feuerbach ve Nietzsche’de olduğu gibi) bir insanlık kültü (insanmerkezcilik) bırakan dinî değişime de yol açmıştır. Bu görüş bugün çok yaygın olup Hıristiyanlık ve diğer kurtuluş dinlerinin başlıca düşmanı konumundadır. </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">(Toplum Felsefesinde Kurtuluş) </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Kurtuluş düşüncesi hakkındaki dinî ve felsefî görüşlere ek olarak bunlarla hiç de ilgisiz olmayan diğer başka iki yaklaşımı daha zikretmeliyim ki, onlar da, toplumsal ve sanatsal kurtuluş düşünceleridir. İnsanın kurtuluş ihtiyacı eğer nefs ve ruhun derinlikleri bakımından değil de maddî ihtiyaçlar ve bilhassa içtimâi manada anlaşılacak olursa kurtuluş düşüncesi sosyal ve ütopik bir biçim kazanır. Klasik öncüllerinde olduğu gibi Godwin, Fourier, Engels ve Marks’ın modern sosyal teorilerinde de kurtuluşa dönük ilgi açıkça görülebilir. Yine modern Alman ve Rus din filozoflarını düşünelim bir kere. Onların hepsinin görüşlerinde kurtuluş, maddî eşyanın dağıtımında belli “âdil” bir düzene ulaşmak olarak anlaşılmaktadır. Söz konusu teorisyenler ayrıca (meselâ Sosyalizm, Komünizm ve Bolşeviklik’te olduğu gibi) doğrusu daha derin bir mutluluğun ve ruhî ve manevî alanda bir hoşnutluğun ortaya çıkacağını da ummuşlardır. </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">(Sanatta Kurtuluş) </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Sanat yoluyla kazanılan yücelme deneyimi ve iç huzuru da genellikle “kurtuluş” olarak tasvir edilmektedir. Hatta (Eflatun ve Plotinos’da olduğu gibi) antikitede bile bu böyleydi ve başta Romantikler olmak üzere en son estetikçiler de benzer teoriler geliştirmişlerdir. Bu görüş doruk noktasına Schopenhauer’ın sanat teorisinde ulaştı. Schopenhauer’a göre sanat, bize düşüncelerin teksifi yoluyla “arzu ve isteklerden” özgür olma yolunu sağlar. İnsanlara onları zaman zaman görüngüler dünyasından ve onun baskılarından kaçırıp böylece geçici bir kurtuluş temin eden de yine sanattır. Müziğin “kurtarıcı” etkileri de sık sık övülegelmiştir. </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">KURTULUŞ FELSEFESİ TARİHİ </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Kurtuluş düşüncesinin felsefe tarihinde oynadığı rolden hareketle, felsefenin kendini herhangi bir dinden ne kadar soyutlayabileceğine bakmaksızın köklerinin dinde yattığını çok açık bir biçimde görmek mümkündür. Bu, Doğu’da olduğu kadar Batı’da da böyledir ve bunu en iyi, felsefenin dinî düşünceden hiç de köklü bir biçimde bağımsızlaşamadığı yalın gerekçesine bakarak görebilmekteyiz. Daha eski kimi düşünürler içerisinde, görüşlerinde Yunan felsefesi ve din arasındaki bağlantının epeyce açık olduğu birçok kimse bulunmaktadır . Pisagor, batılı ilk kurtuluş felsefecisidir. Her ne kadar düşüncelerinden dolayı değil de tavırlarından dolayı olsa bile Heraklitos, Eflatun’a kadar uzanmakta olan bir çizgiye dahildir ve Eflatun’un felsefesindeki dinî unsura ise yeterli bir şekilde dikkat çekilmiş bulunmaktadır. Eflatun, diyaloglarında ilk batılı kurtuluş metafiziğinin taslağını çizen kimse konumundadır ve bu engin metafizik onun en son takipçilerini bile etkilemiştir. Eflatun’un tek tek dinlerle olan nisbeten gevşek bağlantıları Yeni-Eflatunculuk’ta daha da sıklaşmaktadır. Yeni-Pisagorculara ve Ammonius’a karşılık olarak Plotin klasik (ancient) Batı’nın üretebileceği belki de en güçlü ve yaygın kurtuluş felsefesi olan koskoca bir düşünce sistemi geliştirdi. Ennead’larda her şey, Plotin’a göre teorik düşünceler yanısıra insan eylemleri ve estetik beğeni (zevk)yi de yönlendiren kurtuluş düşüncesine boyun eğmiştir. Bununla birlikte Plotin’den önce Yahudi düşünür Filo, kendi cesur din felsefesinde Tevrat’ı remizli ve kinayeli bir şekilde yorumlayarak kurtuluşu hem bir mü’minin hem de bir mütefekkirin en yüksek hedefi haline getirdi. Çok sayıda izleyicilerin dinî-felsefî taslak ve sistemleri bu iki büyük kafanın işaret ettiği yönde gelişmiştir. Söz konusu izleyicilerin en ünlüsü Iamblichus olup büyük sistemcisi ve mektep üstadı ise Proclus’tur. Proclus, Yunan ve Yakın Doğu dinlerinden çok sayıda unsuru bünyesine katmış bir felsefe olarak Yunan kurtuluş felsefesinin sonunu temsil eder. </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Bu arada Hıristiyanlık küçük bir dinî topluluktan bir dünya gücü haline gelmeye başlamıştır. Hıristiyanlık, (Hz.) İsa’nın çabalarında icra edilmiş olarak gördüğü kurtuluş düşüncesini merkezine yerleştirmiştir. Bu hareketten doğan her felsefe —kaldı ki Hıristiyanlar kendi hasımlarına oldukça erken bir dönemde felsefî bakımdan cevap vermişlerdir— merkezî kurtuluş düşüncesi tarafından yönlendirilmiştir: Augustine’in kapsamlı kurtuluş felsefesinden ve Anselm’in hoşnutluk felsefesinden tutun da Albert’te doruk noktaya ulaşma, Thomas’ın skolastisizmi ve Meister Eckhart’ın mistisizmine kadar bir dizi düşünce akımında yerini almıştır. Hıristiyan kurtuluş düşüncesi çoğu insanîci (hümanistic) Eflatuncuları ve Rönesans’ın tabiî (natural) felsefecilerini etkiledi, fakat derin bir şekilde etkilediği Jacob Boehme’nin yanında bunlar solda sıfır kalır. Öte yandan Descartes’tan beri modern Avrupa felsefesi epistemolojik problemleri incelemeye öncelik vermiş ve kendiliğinden insan bilincini tahlil etmeyi uğraş haline getirmiş ve sonuçta merkezî varoluşsal problemler olan hayat ve ölümden giderek uzaklaşmıştır. Şüpheciliğin köklü bir biçimde yeni düşünceye yol açmadığı yerlerde geleneksel Hıristiyan çözüm genel olarak muhafaza edildi. Spinoza gibi engin bir metafizikçinin baş yapıtının kurtuluş düşüncesinde son noktaya varmasından daha tabiî bir şey olamazdı. Aynı şekilde sınırsız iyimserliği ve insan zihninin güçlerine olan hudutsuz güveniyle Aydınlanma’ya giden yolu açan Leibnitz’in temel tavrı, Aydınlanma düşünürlerinin insanın kurtuluş ihtiyacının üzerinde fazla durmamalarına ve Hıristiyan öğretide ifadesini bulduğu biçimiyle kurtuluş olasılığından yüz çevirmelerine sebep oldu. Başta Fransız olmak üzere Aydınlanma düşünürleri dinin kurtuluş öretisel yönlerine ve onunla elbirliği eden din felsefesine karşı sık sık şiddetli bir biçimde veryansın ettiler. Kant kendi derinlikli din felsefesinde kurtuluş düşüncesini yeniden canlandırdı. Fakat öte yandan kendisinin büyük ölçüde onayladığı pozitif Hıristiyan öğretiyi ahlâkî ya da manevî bir tekâmül ve yetkinlik haline dönüştürmek suretiyle böyle yapmış oldu. Hamann, Jakob ve Herder çok sıkı bir biçimde Kitab-ı Mukaddes’ten hareket etmek suretiyle kurtuluş hakkında felsefe yaptılar. Hatta Fichte gibi Kant’ın büyük haleflerinin birincisi olan bir kişi, Anwelsung zum seeling Leben (“Ruhanî Hayat İçin Talimler”)’de Hıristiyan mistiklerinin kurtuluş yöntemini buldu. Schelling’in bıkmak usanmak bilmeyen zekası, hem klasik hem de modern kurtuluş felsefesinden esinlenmek suretiyle çeşitli yollardan din felsefesinin bu merkezî problemi üzerinde odaklandı. Schopenhauer’dan önce felsefeyi daha esaslı bir şekilde metafizik üzerine kurmak amacıyla yeltenen Schelling’in dışında hiç kimse çıkmamıştır. Romantik dönemin başları, kurtuluş düşüncesine meftun idi. Yalnızca birtakım geç Hıristiyan izleyiciler ancak ona epey derin bir şekilde nüfuz etmiş ve spekülatif felsefe nokta-i nazarından hiç kimse Kierkegaard kadar çok kökten ve keskin-görüşlü bir şekilde bu düşünceye yaklaşamamıştır. Yine de Kierkegaard’dan önce Hegel’in evrensel aklı spekülatif olarak kurtuluş düşüncesini yorumlamış ve din felsefesinde büyük bir okulun yolunu açmıştır. Ondan sonra modern kurtuluş mitologu J.J. Bachofer’un spekülatif-tarihsel felsefesi gelmiş, nihayet onu ise Schopenhauer’ın kapsamlı bir metafiziksel kurtuluş öğretisini ortaya koyması izlemiştir. Bir kez daha felsefenin kurtuluş-öğretisel ilgisi dine yaklaşmış ve Hindistan’ın kurtuluş dinleri Schopenhauer’ı derin bir biçimde kendisine çekmiştir. Ed. von Hartmann’ın dinî felsefesi Schelling, Schopenhauer ve Hegel’in mirasını sürdürmüştür. Hegel felsefesinin yaptığı gibi onunki de kurtuluş düşüncesinde son bulan bir ruh dini içerisinde karışıp onunla bütünleşmiştir. A. Drews ve L. Ziegler kendi düşüncelerini bu noktadan başlatmışlardır. Eğer Kantçı ve fenomenolojik okulu saymayacak olursak çağdaş felsefe Feuerbach’ın tilmizi ve Hartmann’ın eleştirmeni olan Nietzsche tarafından ağırlıklı bir biçimde etkilenen bir yaşam felsefesi haline gelmiştir. Aynı zamanda bu felsefenin temel tutumu giderek kurtuluş düşüncesinden epeyce uzaklaştırılmıştır. Sadece, (yeni-Budizm, teosofi ve antroposofi gibi felsefi çabaların) Hıristiyan ya da Doğulu düşünce dünyalarıyla çok yakın bir şekilde birleştiği durumlarda ancak, çağdaş felsefeler kurtuluş düşüncesine hitap edebilmektedirler. Kim bilir belki de gelecekte bu birleşme daha yaygın bir hale gelecektir.*** </font></p>
<p align="justify">
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">* Wach, Joachim, “The Savior in the History of Religions ve Salvation”, Introduction to the History of Religions, ed. J. M. Kitegava, G. D. Alles ve K. W. Luckert, Macmillan Press Comp., NY. ve Londra, 1988, s. 169-197. Bu yazı ilk olarak MÜİFD., Sayı:13-15, 1997, s. 249-261’de yayınlanmıştır. </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">** Söz konusu araçların İslam Mezhepler ve Tarikatlar Tarihinde ortaya çıkan birçok akımda yer alması yanı sıra, harekete ismini verecek kadar tipik bir şekilde tezâhürünü; -gerek Abbasî ve Selçuklu idaresine karşı giriştikleri terörist süikastları (assassination) gerekse uyuşturucu (haşhaş) kullanmalarından dolayı Haşîşîler olarak bilinen Şii-İsmailî grupta görmek mümkündür. -ç.n. </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">*** Kurtuluş düşüncesinin tarihî, tezâhürî (fenomenolojik, görüngübilimsel bütün yönleriyle) ve Osmanlı Döneminde kazandığı dînî-ictimâî boyutlarıyla etraflı bir incelemesi için bak Ali Coşkun, Osmanlı Dönemi Dînî &#8220;Kurtuluş&#8221; Hareketleri Üzerine Sosyolojik Bir Araştırma, İstanbul, 1996, (Marmara Üniv. Sos. Bil. Enst., Yayınlanmamış Doktora Tezi). </font></p>
<p align="justify">
<p align="justify"><strong><font face="Arial, Helvetica, sans-serif">Kaynak :M.Ü. İlahiyat Fak. Dergisi Sayı.15, 1996</font></strong></p>
<img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/categories/idinlertarihi.wordpress.com/4/" /> <img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/tags/idinlertarihi.wordpress.com/4/" /> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/idinlertarihi.wordpress.com/4/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/idinlertarihi.wordpress.com/4/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/idinlertarihi.wordpress.com/4/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/idinlertarihi.wordpress.com/4/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/idinlertarihi.wordpress.com/4/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/idinlertarihi.wordpress.com/4/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/idinlertarihi.wordpress.com/4/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/idinlertarihi.wordpress.com/4/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/idinlertarihi.wordpress.com/4/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/idinlertarihi.wordpress.com/4/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=idinlertarihi.wordpress.com&blog=321040&post=4&subd=idinlertarihi&ref=&feed=1" /></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://idinlertarihi.wordpress.com/2006/07/25/dinler-tarihinde-kurtarici/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/09f5b8997f23e5f3f0d47b83a45e2389?s=96&#38;d=identicon" medium="image">
			<media:title type="html">idinlertarihi</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Kutsal Kitap&#8217;ın İçeriği</title>
		<link>http://idinlertarihi.wordpress.com/2006/07/25/kutsal-kitapin-icerigi/</link>
		<comments>http://idinlertarihi.wordpress.com/2006/07/25/kutsal-kitapin-icerigi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 25 Jul 2006 10:58:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>idinlertarihi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Semâvi Dinler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://idinlertarihi.wordpress.com/2006/07/25/kutsal-kitapin-icerigi/</guid>
		<description><![CDATA[Kutsal Kitap, İsa&#8217;dan önce yaklaşık 14. yüzyıl-dan başlayarak İsa&#8217;dan sonraki yüzyıl sonuna kadar olan bir süre içerisinde yazıya geçirilmiştir. Bu yazılar Tanrı&#8217;nın görevlendirdiği insanlar tarafın-dan yine Tanrı&#8217;nın kendi Ruhu&#8217;yla esinlenerek yaz-dırılmıştır. Kutsal Kitap; tarihsel olaylar, kutsal şiirler, peygamberlik yazıları ve esinlemelerden oluşan kitapçıkların bir araya toplanmasından meydana gelmiştir. Yazılar, dünyanın ve insanın yaratılışından başlayarak, dünyanın [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=idinlertarihi.wordpress.com&blog=321040&post=3&subd=idinlertarihi&ref=&feed=1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><br /><p>Kutsal Kitap, İsa&#8217;dan önce yaklaşık 14. yüzyıl-dan başlayarak İsa&#8217;dan sonraki yüzyıl sonuna kadar olan bir süre içerisinde yazıya geçirilmiştir. Bu yazılar Tanrı&#8217;nın görevlendirdiği insanlar tarafın-dan yine Tanrı&#8217;nın kendi Ruhu&#8217;yla esinlenerek yaz-dırılmıştır. Kutsal Kitap; tarihsel olaylar, kutsal şiirler, peygamberlik yazıları ve esinlemelerden oluşan kitapçıkların bir araya toplanmasından meydana gelmiştir. Yazılar, dünyanın ve insanın yaratılışından başlayarak, dünyanın son günlerinde olacak olaylar ve Tanrı&#8217;nın yargısını baştan sona ve belli bir düzen içerisinde anlatır. <span id="more-3"></span></p>
<p>Kutsal Kitap, temelde iki bölüme ayrılır. İsa Mesih&#8217;in doğumundan önce insanlara bildirilen Tevrat ve Zebur olarak da bildiğimiz Eski Antlaşma, kitabın birinci bölümünü oluşturur. İkinci bölüm, iyi haber anlamına gelen İncil dediğimiz Yeni Antlaşma ise Mesih&#8217;in doğumundan O&#8217;nun ikinci kez gelişine kadar sürecek olan dönemi anlatır.</p>
<p>Bu iki bölüm içerisinde yer alan kitapçıkları iki raflı bir kütüphane benzetmesiyle açıklayabiliriz:<br />
Bu benzetmede görüldüğü gibi, iki Antlaşma ikişer ana kısma ayrılır (&#8220;ilahi tarih&#8221; ve &#8220;ilahi yorum&#8221; diye alt ve üst raflar) ve genellikle kronolojik bir sıra izler (soldan sağa doğru). Eski Antlaşma, Tanrı&#8217;nın, kendi içlerinden çıkacak Kurtarıcı Mesih&#8217;i dünyaya göndereceği halkı (İsrail ulusu) oluşturup eğiterek zemini nasıl hazırladığını kaydeder. Yeni Antlaşma ise Tanrı&#8217;nın, Mesih aracılığıyla bütün uluslardan Kendisine iman eden insanları nasıl günahtan kurtarıp sevgiyle kabul ettiğini açıklar.</p>
<p>İşte Eski Antlaşma&#8217;yı oluşturan ilk bölümler yani Tekvin&#8217;den Ester&#8217;e kadar olan kısım, dünyanın yaratılışından, Kurtarıcı İsa Mesih&#8217;in gelişine dek geçen süre içinde Tanrı&#8217;nın insanlarla olan tarihsel ilişkilerini kaydeder. Belirli bazı önemli noktalarda Tanrı, bu tarihin arkasındaki ve ilerisindeki amaçlarını daha da ayrıntılı bir biçimde bildirir. Nitekim, Eyüp&#8217;ten Malaki&#8217;ye kadar olan kısım, Tanrı&#8217;nın bu özel yorumlarını kaydeder. Böylece alt rafta &#8220;ilahi tarih&#8221; kitapçıkları, üst rafta da &#8220;ilahi yorum&#8221; kitapçıkları yer almaktadır. Bu düzen aynı şekilde Yeni Antlaşma&#8217;da da görülür; önce Matta&#8217;dan Elçilerin İşleri bölümüne kadar olan kısımda Tanrı&#8217;nın Mesih&#8217;i dünyaya gönderek meydana getirdiği tarihsel oluşum anlatılır. Bunun ardından bu yeni oluşumun esas gerçekleri, düzeni ve iç yaşamı Elçilerin Mektupları&#8217;nda açıklanır. En son olarak Esinleme bölümünde, Mesih&#8217;in ikinci gelişi ve dünyanın sonuyla ilgili gelecekte olacaklar açıklanır.</p>
<p><strong>Eski Antlaşma&#8217;ya Giriş</strong><br />
Çalışmamızın bu kısmında öncellikle Eski Antlaşma&#8217;yı ele alacağız. Eski Antlaşma&#8217;nın içerisindeki kitapçıklar yaklaşık bin yılı kapsayan bir zaman dilimi içerisinde yazıldı. Kutsal Kitap&#8217;ın birinci kısmını oluşturan bu 39 kitapçığı dönemler halinde kısaca açıklamaya çalışalım.</p>
<p><strong>Tekvin (Yaratılış)<br />
</strong>&#8220;Başlangiçta Allah gökleri ve yeri yarattı.&#8221; Kutsal Kitap&#8217;ın ilk kitapçığı olan Tekvin bu ayetlerle başlar. Bunu izleyen bölümler evrenin ve insanın yaratılışını anlatır. Adem ve Havva, Tanrı tarafından yasaklanan meyvayı yiyerek günaha düşerler. Günah böylece onlar aracılığıyla dünyaya girer. Adem ve Havva&#8217;nın soyu, günah denen şeye battıkça batar ve Tanrı&#8217;dan uzaklaşır. Tanrı insanlığı Nuh Tufan&#8217;ı aracılığıyla cezalandırır. Hayatta kalanların soyu, daha sonra &#8220;dünyaya dağılın&#8221; buyruğunu çiğneyip Babil Kulesi&#8217;ni inşa ederek yeniden Tanrı&#8217;ya isyan eder. Ve Tanrı orada onların dillerini karıştırır. İlerleyen zaman boyunca dünyaya dağılan uluslar, Tanrı&#8217;dan uzak ve habersiz olarak yaşarlar.</p>
<p>O zaman Tanrı, İbrahim&#8217;i seçti ve onu çağırdı. Tanrı, &#8220;Bütün uluslar sende kutsanacaktır&#8221; vaadi ile bütün uluslara kurtuluş getireceğini müjdeliyordu. İbrahim&#8217;in oğlu İshak&#8217;ın soyundan gelen Yakup (İsrail) ve ailesi, ilerleyen zaman içerisinde ülkede olan kıtlık sorunu yüzünden Mısır&#8217;a yerleşirler. Yakup&#8217;un soyu, İsrail adıyla anılmaya başlar. Tanrı tek bir adamdan oluşturduğu bu ulus aracılığıyla bütün dünyayı bereketleyecekti.</p>
<p><strong>Çıkış &#8211; Levililer &#8211; Sayılar &#8211; Tesniye</strong><br />
İsrail halkı, Mısır&#8217;da çoğalmaya başlayınca Firavun onları bir tehlike olarak görmeye başlar. Mısır halkı onları köle olarak kullanarak üzerlerindeki baskıyı arttırır. Tanrı, Musa&#8217;yı İsrailliler&#8217;i Mısır&#8217;dan çıkarmakla görevlendirir. Tanrı, Musa ve kardeşi Harun aracılığıyla pek çok mucize yaparak İsrailliler&#8217;i büyük bir kurtarışla Mısır&#8217;dan çıkarır.</p>
<p>Sina Dağı&#8217;nda Tanrı, kurtardığı halkıyla bir Antlaşma yapmıştır. Onlara, özeti On Emir olan Kutsal Yasa&#8217;yı verip özel bir tapınma çadırı yap-tırarak bu antlaşmanın ilkelerini belirler. Onlara şöyle der:<br />
&#8220;Mısırlılar&#8217;a ne yaptığımı, sizi kartal kanatları üzerinde taşıdığımı, nasıl buraya, kendime getirdiğimi gördünüz. Şimdi sözümü dikkatle dinler, antlaşmama uyarsanız, bütün uluslar içinde benim seçkin halkım olacaksınız. Çünkü yeryüzünün tümü benimdir. Bana kâhinler krallığı, kutsal ulus olacaksınız.&#8221; (Çıkış 19:4-6)</p>
<p>Çölde kırk yıl süren yolculuk boyunca dik kafalı halkın nazına katlandıktan sonra Tanrı, onları vaat edilen toprağın sınırına getirdi.</p>
<p>Yasa anlamına gelen &#8220;Tevrat&#8221; (Torah) aslında yalnız bu ilk beş kitapçığı kapsar. &#8220;Eski Antlaşma&#8221; terimi de İsrailoğulları ile yapılan bu antlaşmadan alınır.</p>
<p><strong>Yeşu &#8211; Hakimler &#8211; Rut</strong><br />
İsrail halkının on iki oymağı Mısır&#8217;dan çıkıştan 40 yıl sonra Tanrı&#8217;nın İbrahim ve soyuna vereceğine vaat ettiği Filistin toprağına Yeşu önderliğinde girerler, bu toprağı ilahi mirasları olarak sahiplenirler.<br />
&#8220;Rab&#8217;bin İsrail halkına verdiği sözlerden hiçbiri boş çıkmadı; hepsi yerine geldi.&#8221;(Yeşu 21:45)</p>
<p>Bundan sonra Hakimler dönemi başlar. Halk diğer ulusların putperest inançları ve kültürlerinden etkilenerek Tanrı&#8217;dan uzaklaşır. Bu sadakatsizlik onları zor duruma düşürünce feryat ederek Tanrı&#8217;ya dönerler. Ve Tanrı hem askeri önder hem de habercileri olan hakimler aracılığıyla onları kurtarır.</p>
<p>Bu dönemin sonuna doğru Yahuda oymağından Boaz, imanı güçlü yabancı bir kadın olan Rut&#8217;la evlenir. Böylece Rut bu evlilikle ilerki yıllarda büyük kral ve peygamber olacak olan Davut&#8217;un soyuna dahil edilir.</p>
<p><strong>I. Samuel &#8211; II. Samuel</strong><br />
Daha sonra İsrailliler diğer ülkeler gibi olabilmek için, peygamber Samuel aracılığıyla Tanrı&#8217;dan bir kral isterler. İsrailliler&#8217;in kral istemeleri üzerine Saul kral seçilir, ancak o, Tanrı&#8217;ya itaatsizlik eder ve krallığı elinden alınır. Yerine Davut kral olur. Davut, İsrail&#8217;in gerçek kralı ve uzun bir krallık kuşağının başı olur. Davut iyi bir önderin bütün özelliklerine sahipti. Bütün yaşamı boyunca Tanrı&#8217;ya bağlı kalmaya dikkat etti. Davut aynı zamanda bir peygamber, iyi bir şair ve ozandı. Kutsal Kitap&#8217;ın diğer bir kitapçığı olan Zebur ismiyle bildiğimiz Mezmurlar&#8217;ın yarısından fazlası onun yazdıklarından oluşmuştur. Kendisi:<br />
&#8220;Tanrı&#8217;nın yükselttiği adam, Yakup&#8217;un Tanrısı&#8217;nın meshettiği, İsrail&#8217;in sevilen ezgi okuyucusuydu.&#8221; (2 Samuel 23:1)</p>
<p>Tanrı, &#8220;gönlüme göre bir adam&#8221; olarak tanımladığı Davut&#8217;a, Kral olan Mesih&#8217;in onun soyundan geleceğini vaat etti.<br />
&#8220;Sen ölüp atalarına kavuşunca, senden sonra so-yundan birini ortaya çıkarıp krallığını sürdüreceğim… Ben de onun krallığının tahtını sonsuza dek sürdüreceğim. Ben ona baba olacağım, o da bana oğul olacak… Soyun ve krallığın sonsuza dek önümde duracak; tahtın sonsuza dek sürecektir.&#8221; (2 Samuel 7:12-16)<br />
Davut&#8217;un Krallığı döneminde İsrail toprakları genişledi ve güçlü bir devlet halini aldı</p>
<p><strong>I.Krallar &#8211; II.Krallar<br />
I.Tarihler &#8211; II.Tarihler<br />
Ezra &#8211; Nehemya &#8211; Ester</strong><br />
Davut&#8217;un ölümünden sonra yerine oğlu Süley-man kral olur. Süleyman babasından devraldığı büyük krallığı yönetmek için Tanrı tarafından bil-gelikle donatılır. Davut&#8217;un yapmayı çok istediği, ancak yapamadığı Kudüs&#8217;teki tapınak Süleyman tarafından yaptırılır. Zenginliği ve bilgeliği saye-sinde ünü diğer uluslara kadar ulaşır. Süleyman&#8217;ın dönemi İsrail&#8217;in en görkemli dönemiydi.</p>
<p>Ancak Süleyman son dö-nemlerinde Tanrı&#8217;nın buyruk-larına uymadığı için ölümün-den sonra durum kötüye gitmeye başladı. Oğlu Reho-boam tanrıtanımaz bir kral olarak yaşadı. Onun zama-nında İsrail krallığı başkenti Kudüs olan &#8220;Yahuda&#8221; diye anılan Güney Krallığı ve baş-kenti Samiriye olan &#8220;İsrail&#8221; diye tanınan Kuzey Krallığı olarak ikiye bölündü. Her iki krallıkta tahta geçen çoğu krallar da Tanrı&#8217;nın peygamberler aracılığıyla yaptığı uyarılara uymayarak beraber-lerinde halkı da saptırarak Tanrı&#8217;nın öfkesini ka-zandılar. (Bu peygamberleri ilerki bölümlerde ad-larıyla anılan kitapçıklarla beraber açıklayacağız). Halk, Tanrı&#8217;nın emrettiği tapınışı ve tapınağı terk ederek Tanrı&#8217;nın onlarla yaptığı antlaşmayı bozdu.</p>
<p>M.Ö.722 yılında Asur kralı 2. Sargon, başkent Samiriye&#8217;yi ele geçirerek kentin ileri gelenlerini sürgüne götürdü. Böylece kuzeydeki &#8220;İsrail&#8221; kral-lığı sona erdi. Güneydeki Yahuda krallığı bu olaydan sonra 136 yıl daha devam etti. Ve sonunda Kudüs de Babil&#8217;e yenilerek halkı yetmiş yıl boyun-ca sürgüne gönderilir.<br />
Sürgün, M.Ö. 539 yılında Babil&#8217;in işgali üzerine İsrailliler&#8217;in önce Zerubbabel daha sonra Ezra ve Nehemya yönetiminde ülkelerine geri dönmele-riyle son bulur. Tapınak tekrar inşa edilir ve Kudüs yeniden başkent olur.</p>
<p>Bu şekilde Eski Antlaşma&#8217;nın tarihini oluşturan bölümler (&#8220;ilahi tarih&#8221; diye adlandırdığımız kısım) sona erer.</p>
<p><strong>ŞİİRSEL YAZILARA GİRİŞ<br />
</strong>Bu bölümler boyunca Tanrı&#8217;nın tasarısının tarihsel olarak nasıl işlediğini görürüz. Eski Antlaşma&#8217;nın (&#8220;ilahi yorum&#8221; diye adlandırdığımız) diğer kısmı, şiir ve peygamber yazılarından oluşur. Öncelike şiirsel kitapçıklara bir göz atalım.</p>
<p><strong>Eyüp<br />
</strong>Eyüp kitapçığı, büyük olasılıkla yazılmış olan en eski kutsal kitapçıktır. Dünyanın sorulan en eski sorularına bir cevap niteliği taşımaktadır. Tanrı, doğru insanların acı çekmelerine neden izin verir? Kötülük nerede başlamıştır? Şeytan&#8217;ın rolü nedir?</p>
<p>Eyüp, Tanrı korkusu ve sevgisiyle yaşayan bir adamdır. Bir gün şeytan, Eyüp&#8217;ü sınamak için sınırlı olarak Tanrı&#8217;dan izin alır. Kısa bır zaman içinde Eyüp sahip olduğu her şeyi kaybeder, vücudunda da derin yaralar açılır. Eyüp en derin acıları çekerken bile, &#8220;Beni öldürse bile Tanrı&#8217;ya güveneceğim&#8221; der. Eyüp bu durumunda, Tanrı&#8217;nın değişmez tasarısına bütün kalbiyle iman etti. Kitapçığın sonunda Tanrı&#8217;nın Eyüp&#8217;e bütün kaybettiği şeyleri geri verdiğini görüyoruz.</p>
<p><strong>Mezmurlar (Zebur)<br />
</strong>Mezmurlar kitapçığının çoğu Davut tarafından yazılmıştır. Yüzyıllar boyunca halkın yüreğini duygulandırıp kuvvetlendirmenin yanısıra, Tanrı bu ezgileri vaadinin de bir çok derin gerçeğini bildirmek için kullanmıştır. Mezmur yazarı, Tanrısına tapınma ve övgü, sıkıntı ve yalnızlık, reddedilme ve acı çekme, itiraf ve umut, sevinç ve güvenin hepsini Tanrı&#8217;nın Ruhu tarafından yönlendirilerek özgürce dizelere dökmüştür. Bütün Mezmurlar, Mesih&#8217;i düşünmemize yardımcı olur. Ama bazılarında açık ve temelde Davut&#8217;un deneyimlerinin çok üstünde olan şeylerden söz edilir. Mesih&#8217;in görkemini, krallığını, çekeceği acıları anlatan bu mezmurlar, Mesihsel Mezmurlardır.</p>
<p>Örneğin, şu ayetler Mesih&#8217;in çarmıha gerilerek öleceğini önceden bildiriyordu:<br />
&#8220;Tanrım, Tanrım, beni neden terk ettin?…<br />
Kötüler sürüsü çevremi sarıyor,<br />
Ellerimi, ayaklarımı deliyorlar…<br />
Bütün kemiklerimi sayar oldum,<br />
Bakıyorlar, gözlerini bana dikmişler.<br />
Giysilerimi aralarında paylaşıyor,<br />
Mintanım için kura çekiyorlar.&#8221;(Mezmur 22:1, 17-18)</p>
<p>Diğer bir ilahi mezmurunda Davut, efendisi olan Mesih&#8217;in yücelip Tanrı&#8217;nın tahtında oturacağını şöyle ilan etti:<br />
&#8220;RAB Rab&#8217;bime şöyle dedi:<br />
Düşmanlarını ayaklarının altına<br />
basamak yapıncaya dek, sağımda otur.&#8221; (Mezmur 110:1)</p>
<p><strong>Süleyman&#8217;ın Özdeyişleri<br />
</strong>Süleyman&#8217;ın Özdeyişleri, Davut&#8217;un oğlu Kral Süleyman tarafından yazılmıştır. Bu kitapçık yaşlı adamın gençlere öğütleri niteliğindedir. Hikmet ve hikmetsizlik, adalet ve adaletsizlik, dürüstlük ve hilekarlık, çalışkanlık ve tembellik, incelik ve kabalık konularında yapmaları gerekeni öğütleyerek tersi durumlarda başlarına gelecekler hakkında onları uyarır. Örneğin:<br />
&#8220;RAB korkusu bilgeliğin başlangıcıdır.<br />
Bilgi Kutsal Olan&#8217;ı tanımaktır…<br />
Bütün yüreğinle Tanrı&#8217;ya güven,<br />
Bildiklerine güvenme sen.<br />
Yaptığın her işte RAB&#8217;bi an,<br />
o da senin işlerini yoluna koyar.&#8221; (Süleyman&#8217;ın Özdeyişler 9:10,5-6)</p>
<p><strong>Vaiz</strong><br />
Vaiz kitapçığı da Süleyman tarafından yazılmıştır. Bu kitapçık, insan ikilemini derin bir biçimde anlayarak Tanrı olmadan güneşin altında bulunan hiçbir şeyin anlamının olmadığını belirtir. Sonsuzluk umudu olmadığı takdirde yaşamın boş olduğunu ortaya koyarak dünyasal bakışın kısırlığını gösterir. Zengin olsun fakir olsun, bilge olsun akılsız olsun bütün insaların ortak sonu ölümdür. Tanrı&#8217;yla sonsuz yaşamda birleşeceğimizi ve O&#8217;nun bilge iyiliğine güvenip yaşamın yanıt bulmamış pek çok sorusuna O&#8217;nda cevap arayarak hayatın gerçek anlamını bulabileceğimizi bu kitapçık açıkça ifade eder.<br />
&#8220;İşin sonu şudur: her şey işitildi; Allah&#8217;tan kork ve O&#8217;nun emirlerini tut; insanın bütün vazifesi budur. Çünkü iyi olsun kötü olsun, her gizli şeyle beraber her işi Allah hükme götürecektir.&#8221; (Vaiz 12:13-14)</p>
<p><strong>Neşideler Neşidesi (Ezgiler Ezgisi)<br />
</strong>Neşideler Neşidesi kitapçığı da bundan önce gördüğümüz iki kitapçık gibi Süleyman tarafından yazılmıştır. Kitaçığın içerdiği konu bütünüyle sevgidir, ve &#8220;Tanrı&#8217;dan gelen bir alev&#8221; diye adlandırdığı tek eşli evliliği kutlamaktadır.<br />
&#8220;Bir insan sevgiye bedel evinin bütün malını verse, bu bile hor<br />
görülen bir karşılık olur&#8221;(Neşideler Neşidesi 8:7)</p>
<p>Aynı zamanda kitapçık Tanrı&#8217;nın halkına bakış açısını dile getirir. Tanrı kendisini sevecek insanlar aramaktadır. Rab&#8217;bin bütün yaşam armağanlarından en büyüğü sevgidir. Sevgi çok güçlüdür, ancak hiçbir sevgi Tanrı&#8217;nın sevgisi kadar sabırlı ve büyük değildir. Bu kitapçıktaki sevgi ilişkisi, Tanrı ve halkının arasındakı ilişkiyi resmeder. Tanrı, halkının yaptığı bütün itaatsizliklerine rağmen onlara sonsuz bir sevgiyle bağlıdır. Ve onların tekrar kendisine dönecekleri günü özlemle bekler. Bu kitapçıkta Tanrı, halkını Ruhsal gelini diye tanımlar. Şiirsel kitapçıkların özü, halkın Tanrı&#8217;ya seslenişidir. Bundan sonraki kitapçıkların içeriğini ise, Tanrı&#8217;nın halkına seslenişi oluşturur.</p>
<p><strong>PEYGAMBER YAZILARI<br />
</strong>Peygamber yazıları, Tanrı&#8217;nın görevlendirdiği peygamberlerin adlarıyla anılan 16 kitapçıktan oluşur. Bu peygamberler sırasıyla İşaya (Yeşaya), Yeremya, Hezekiel, Daniel, Hoşea, Yoel, Amos, Obadya, Yunus, Mika, Nahum, Habakkuk, Tsefanya, Haggay, Zekarya, Malaki&#8217;dir.</p>
<p>Peygamberlerin asıl görevleri Tanrı&#8217;ya itaat etmemekte direnen halkı uyarmak, onları işledikleri günahlardan dönmedikçe başlarına gelecek Tanrı&#8217;nın yargısından haberdar etmekti. Halk, Tanrı&#8217;yla olan ilişkisini kesmiş, O&#8217;na tapınmayı bırakmış, kendilerine yaptıkları iyilikleri unutmuş ve günah içerisinde yaşarken Tanrı, peygamberler göndererek kendilerini üzerlerine gelecek olan yargı konusunda uyararak tövbeye çağırır.<br />
&#8220;Halkım iki kötülük işledi; Beni, diri su kaynağını bıraktılar da<br />
kendilerine sarnıçlar, su tutmayan çatlak sarnıçlar kazdılar.&#8221;<br />
(Yeremya 2:13)<br />
&#8220;Halkım sırtını bana çevirmeye azimli!&#8221;…<br />
Ey İsrail, Allahın Rab&#8217;be dön; çünkü kendi fesadınla yıkıldın.&#8221;<br />
(Hoşea 14:1)<br />
&#8220;Her şeye egemen RAB &#8216;Bana dönün, ben de size dönerim&#8217; diyor.&#8221; (Zekeriya 1:3)</p>
<p><strong>PEYGAMBER YAZILARI</strong><br />
Peygamber yazılarının ortak bir özelliği de içlerinde sık sık geçen &#8216;Mesih&#8217; vaadidir. Tanrı kutsallığını, sevgisini ve adaletini halkına açıkça göstermiştir. Halk günahlarıyla O&#8217;nun huzuruna gelemezdi; çünkü Tanrı kutsaldır.<br />
Tanrı onları yanında istiyordu; çünkü Tanrı sevgidir. Tanrı onları günahlarından kurtaracak, halkıyla arasındaki kopukluğu tekrar düzeltecek tek ve son kurban olmak üzere Mesih&#8217;i gönderecekti, çünkü Tanrı adildir. Ayrıca Mesih&#8217;in kim olduğu konusunda da pek çok ön bildirimde bulunarak halkının bu müjdeden habersiz kalmalarını istemedi. Tanrı halkıyla yeni bir antlaşma yapacak ve bu antlaşma lütufla onların yüreklerine yazılacaktı.<br />
&#8220;İşte ulağımı (Yahya peygamberi) gönderiyorum. Önümde yolu hazırlayacak. Aradığınız Rab ansızın tapınağına gelecek; görmeyi özlediğiniz antlaşma ulağı gelecek&#8221; (Malaki 1:3)<br />
Mesih&#8217;in öncesizliği ve doğumu &#8220;Ama sen, ey Beytlehem Efrata, (İsa&#8217;nın doğduğu kent), Yahuda boyları arasında önemsiz olduğun halde İsrail&#8217;i benim adıma yönetecek Olan senden çıkacaktır. O, başlangıçtan beri, sonsuzluktan beri vardır… Kendisi geldiği zaman RAB&#8217;den aldığı<br />
güçle halkını Tanrısı RAB&#8217;bin görkemli adına yöneltecek… -Çünkü o zaman bütün dünya O&#8217;nun gücünü kabul edecek.&#8221; (Mika 5:2-6)</p>
<p>İşaya (Yeşaya) kitapçığında bulunan Mesih&#8217;le ilgili çok açık önbildirimlerden örnekler verebiliriz. Mesih&#8217;in sağlayacağı kurtarışın çok yönlü gerçekleri 53&#8242;üncü bölümde hayret verici ayrıntılarla önceden bildirilmiştir:<br />
Reddedilmesi ve elemleri: &#8220;Hor görüldü, yapayalnız bırakıldı.<br />
Acıyı ve elemi yakından tanıdı&#8230;&#8221; (İşaya 53:3)<br />
Bizim yerimize ölmesi: &#8220;Ne var ki, bedeni günahlarımızdan<br />
ötürü deşildi, suçlarımızdan ötürü eziyete uğradı. Esenliğe çıkmamız<br />
için çekilmesi gereken ceza O&#8217;na verildi. Bizler O&#8217;nun yaralarıyla<br />
şifa bulduk.&#8221; (53:5)<br />
Sessiz ve gönüllü olarak elem çekmesi: &#8220;Kesime götürülen<br />
kuzu gibi, kırkıcılar önünde sessizce duran koyun gibi açmadı<br />
ağzını.&#8221; (53:7)<br />
Halkının yerine ölmesi: &#8220;Ölüme çarptırılması halkın<br />
başkaldırılarından, hak ettikleri cezadan ötürüydü.&#8221; (53:8)<br />
Zengin bir adamın mezarına gömülmesi: &#8220;Kötülerle birlikte gömülecekti, ama zenginin mezarına kondu.&#8221; (53:9)<br />
Günahsız masumluğu: &#8220;Şiddete başvurmadı, ağzından tek bir<br />
yalan çıkmadı&#8230;&#8221; (53:9)<br />
Dirilişi ve ödülü: &#8220;Soyundan gelenleri görecek ve sonsuza dek yaşayacak&#8230; Birçoklarını, kendisini RAB&#8217;bin doğru kulu olarak kabul ettikleri için aklayacak.&#8221; (53:10-11)</p>
<p>Mesih İsa, Eski Antlaşma&#8217;da bulunan yüzlerce önbildiriyi şaşırtıcı bir kesinlikle yerine getirmiştir. Bunlar O&#8217;nun doğumu, kişiliği, hizmeti, acı çekmesi, ölümü, dirilişi ve göğe alınışıyla ilgili peygamberliklerdi. İkinci gelişi ve görkemiyle ilgili daha birçok peygamberlik henüz yerine gelmemiştir.</p>
<p>Görüyoruz ki &#8220;İsa&#8217;ya tanıklık, peygamberlik ruhunun özüdür&#8221; (Esinleme 19:10). Gerçek olan bütün &#8220;peygamberlikler&#8221; İsa Mesih&#8217;e tanıklık niteliğindedir.</p>
<p><strong>ESKİ ANTLAŞMA&#8217;NIN MESAJI</strong><br />
Eski Antlaşma, Tanrı&#8217;nın karakterini açıklamakla başlar. O&#8217;nun adil, güvenilir ve kutsal olduğunu bildirir. Tanrı&#8217;nın Musa aracılığıyla açıkladığı on emri okuduğumuzda, Tanrı&#8217;nın halkından nasıl bir adalet ve kutsallık istediğini görürüz.</p>
<p>İşte bu gerçekler sayesinde, insan günahın anlamını ve kendisinin Tanrı karşısında ne kadar suçlu olduğunu fark eder. Hatta insan doğal yapısından ötürü yasanın gereklerini harfiyen yerine getirmesinin mümkün olmadığını da anlar. Böylece Tanrı, insanın kendi çabasıyla asla kurtulamayacağını göstererek göndereceği Kurtarıcının gerekliliğini ortaya koymuştur</p>
<p><strong>YENİ ANTLAŞMA&#8217;YA GİRİŞ<br />
</strong>Yeni Antlaşma, İncil (Müjde) olarak da bilinen bu bölüm, 4 müjde kitapçığı, 21 mektup ve Esinleme&#8217;den oluşur. Kitapçıklar öncelikle İsa Mesih&#8217;in doğumu, yaşamı, öğretişleri ve çarmıha gerilmesiyle ondan sonra olan olayların anlatıldığı dört müjde kitapçığıyla başlar. İsa Mesih&#8217;in ölümünden sonra elçilerinin yaptıkları ve müjdenin yayılma sürecini anlatan Elçilerin İşleri kitapçığıyla sürer. Yeni Antlaşma, bu kitapçıkların ardından Elçilerin çeşitli topluluk ve insanlara yazdıkları mektuplar ve Elçi Yuhanna&#8217;ya Tanrı tarafından gelen Esinleme (Vahiy) kitapçığıyla son bulur.</p>
<p>Aslında İncil bir kitabın adı değildir. Dünyanın tek kurtarıcısı olan İsa Mesih hakkında çok önemli bir mesajdır. İsa&#8217;nın kendisi Müjdedir.</p>
<p>İncil, Tanrı&#8217;nın Eski Antlaşma&#8217;da vaat ettiği Kurtarıcı Mesih&#8217;in artık dünyaya gelmiş olduğunu bildirmekle başlar. Öncüsü olan Yahya, İsa&#8217;yı halka şöyle tanıttı:<br />
&#8220;Yahya ertesi gün İsa&#8217;nın kendisine doğru geldiğini görünce<br />
şöyle dedi: &#8216;İşte, dünyanın günahını ortadan kaldıran Tanrı<br />
Kuzusu!&#8217;&#8221; (Yuhanna 1:29)</p>
<p>Tanrı bu bildiriyi insanlara ulaştırmak için dört kişiyi görevlendirmiştir. Aynı bildiriyi dört yazar farklı bakış açılarından, ancak bir bütünün birbirlerini tamamlayan parçaları olarak kaleme almışlardır.</p>
<p><strong>Matta</strong><br />
Bu kitapçığın yazarı olan Matta, İsa&#8217;nın oniki elçisinden biriydi. Kitapçık İsa&#8217;nın soyağacına ait bilgileri vererek başlar. Böylece İncil&#8217;in ilk sayfasını açan meraklı okuyucu, onun bir önceki vahyinin devamı olduğunu anlar. Çünkü başında şu sözlerle karşılaşır:<br />
&#8220;İbrahim oğlu, Davut oğlu İsa Mesih&#8217;in soyuyla ilgili kayıt<br />
şöyledir.&#8221; (Matta 1:1)</p>
<p>Bu soyağacı Eski ve Yeni Antlaşma arasında bir anahtar işlevi görür. Kitabın bu kısmı Yeni Antlaşma&#8217;nın, Eski Antlaşma&#8217;nın ve Tanrı&#8217;nın değişmez amacının bir devamı olduğunu açıkça gösterir.<br />
Tanrı&#8217;nın Krallığı ve vaat edilmiş Kral İsa, kitap boyunca görülen ana temadır. İsa bu kitapçıktaki öğretişlerinde özellikle bu krallığa girecek olan kişilerde aranan nitelikler üzerinde durur:<br />
&#8220;Ne mutlu ruhta yoksul olanlara!<br />
Göklerin Egemenliği onlarındır.<br />
Ne mutlu yaslı olanlara!<br />
Onlar teselli edilecekler.<br />
Ne mutlu yumuşak huylu olanlara!<br />
Onlar yeryüzünü miras alacaklar.<br />
Ne mutlu doğruluğa acıkıp susayanlara!<br />
Onlar doyurulacaklar.<br />
Ne mutlu merhametli olanlara!<br />
Onlar merhamet bulacaklar.<br />
Ne mutlu yüreği temiz olanlara!<br />
Onlar Tanrı&#8217;yı görecekler.<br />
Ne mutlu barışı sağlayanlara!<br />
Onlara Tanrı oğulları denecek.<br />
Ne mutlu doğruluk uğruna zulüm görenlere!<br />
Göklerin Egemenliği onlarındır.&#8221; (Matta 5:2-10</p>
<p><strong>Markos<br />
</strong>Markos kitapçığında Mesih İsa, Tanrı&#8217;nın Hizmetkârı olarak açıklanır. Odak noktası O&#8217;nun hizmetidir. Kitapçığı açarız ve hemen hemen hiç bir giriş olmadan kendimizi hemen İsa Mesih&#8217;in hizmetinin başlangıcında buluruz. O&#8217;nun körlerin gözlerini açması, kötürümleri yürütmesi, cüzamlıları temiz kılması, sağırları iyileştirmesi, ölüleri diriltmesi ve müjdeyi yoksullara duyurması ayrıntılı bir şekilde işlenen konulardır. İsa Mesih insanlara hizmet etmek için gönderilen sabırlı bir hizmetkâr, aynı zamanda diğerleri için canını veren Kurbandır.<br />
&#8220;Aranızda büyük olmak isteyen, diğerlerinin hizmetkârı olsun.<br />
Aranızda birinci olmak isteyen, hepinizin kulu olsun. Çünkü<br />
İnsanoğlu bile hizmet edilmeye değil, hizmet etmeyeve canını<br />
birçokları uğruna fidye olarak vermeye geldi.&#8221; (Markos 10:43-45)</p>
<p><strong>Luka</strong><br />
Luka, İsa&#8217;yı insanların dostu olan Adem oğlu İsa Mesih&#8217; olarak tanıtıyor. Luka kitabı, İsa&#8217;nın insanlığını vurgular. İsa burada öncelikle İbrahim oğlu ya da Davut oğlu değil, Adem oğlu ya da İnsanoğludur. Sadece belirli bir krallıkla arasında bir bağ olmakla kalmaz aynı zamanda Adem&#8217;in bütün evlatlarıyla da arasında bir bağ vardır.</p>
<p>Kitapçıkta, Tanrı&#8217;nın merhametinin ve kurtarış müjdesinin, İsrail&#8217;i olduğu gibi bütün ulusları kapsadığını görüyoruz. İsa&#8217;nın doğuşunu duyuran melek, çobanlara, &#8220;Size tüm insanlığı ilgilendiren çok sevindirici Haber&#8217;i müjdeliyorum&#8221; diyor. (Luka 2:10)<br />
&#8220;Rab&#8217;bin Ruhu benim üzerimdedir. Çünkü O beni,<br />
Müjde&#8217;yi yoksullara iletmek için meshetti.<br />
Tutsaklara serbest bırakılacaklarını,<br />
körlere gözlerinin açılacağını duyurmak için,<br />
ezilenleri özgürlüğe kavuşturmak için,<br />
Rab&#8217;bin lütuf yılını ilan etmek için<br />
beni gönderdi.&#8221; (Luka 4:18-19)</p>
<p><strong>Yuhanna<br />
</strong>Yuhanna, İsa&#8217;yı &#8220;Göklerden gelen Tanrı&#8217;nın Oğlu İsa Mesih&#8221; olarak resmeder. Kitap, insanları sıradan insansal kavramların çok yukarılarına taşıyarak yazarın Mesih&#8217;in diğerlerinden çok farklı bir yanıyla ilgilendiğini açık bir şekilde yansıtır. Burada Mesih&#8217;i Tanrı&#8217;nın ezeli Oğlu ve Sözü, Tanrı&#8217;nın özünden doğan Tanrı, Babayla ve Kutsal Ruh&#8217;la yücelik ve gerçek dolu olan olarak tanırız.</p>
<p>Yuhanna&#8217;nın tanıklığı Beytlehem&#8217;de değil, dünya kurulmadan önceki zamanı ele alarak başlar, &#8220;Başlangıçta Söz vardı.&#8221; Bu Söz (Mesih), &#8220;Tanrı idi&#8221; ve &#8220;başlangıçta Tanrı ile beraberdi&#8221; sonra da &#8220;insan olup aramızda yaşadı.&#8221; (Yuhanna 1:1,2,14)</p>
<p>Bu kitapçıkta çok alçakgönüllü bir yaşamı olduğu halde, kendisi hakkında söylediği sözler Mesih İsa&#8217;nın yüceliğini açık bir şekilde ifade eder:<br />
&#8220;Yaşam ekmeği ben&#8217;im. Bana gelen asla acıkmaz, bana iman eden hiçbir zaman susamaz.&#8221; (Yuhanna 6:35)<br />
&#8220;Ben dünyanın ışığıyım. Benim ardımdan gelen, karanlıkta yürümez, yaşam ışığına sahip olur.&#8221; (Yuhanna 8:12)<br />
&#8220;Kapı ben&#8217;im. Bir kimse benim aracılığımla içeri girerse kurtulur.&#8221;<br />
(Yuhanna 10:9)<br />
&#8220;Diriliş ve yaşam ben&#8217;im. Bana iman eden kişi ölse de yaşayacaktır.&#8221; (Yuhanna11:25)<br />
&#8220;Yol, gerçek ve yaşam ben&#8217;im. Benim aracılığım olmadan Baba&#8217;ya kimse gelemez.&#8221; (Yuhanna 14:6)</p>
<p><strong>Elçilerin İşleri</strong><br />
Elçilerin İşleri&#8217;nin yazarı, kendi adıyla anılan Luka kitapçığının da yazarıdır aynı zamanda. Elçilerin İşleri, Luka kitapçığının devamıdır. Mesih İsa, ölümünden ve dirilişinden sonra elçilerine şu vaatte bulundu:<br />
&#8220;Kudüs&#8217;ten ayrılmayın, Baba&#8217;nın vermiş olduğu ve benden duyduğunuz sözün gerçekleşmesini bekleyin. Şöyle ki, Yahya suyla vaftiz etti, ama sizler birkaç güne kadar Kutsal Ruh&#8217;la vaftiz edileceksiniz.. …Kutsal Ruh üzerinize inince güç alacaksınız. Kudüs&#8217;te, tüm Yahudiye ve Samiriye&#8217;de ve dünyanın dört bir bucağında benim tanıklarım olacaksınız.&#8221;<br />
(Elçilerin İşleri 1:4-8)</p>
<p>Kitapçık, bu vaat doğrultusunda bir araya gelen Mesih inanlılarının beklenen Kutsal Ruh&#8217;u almalarıyla başlar. Bunu izleyen bölümler, İsa&#8217;yla ilgili müjdenin Elçilerin önderliğinde Kudüs&#8217;ten Anadolu&#8217;ya, oradan Roma&#8217;ya yayılışını ve inanlıların bu arada gördükleri zulümleri anlatır.</p>
<p>Kudüs&#8217;teki ilk topluluk (kilise), yalnız Yahudiler&#8217;den oluşuyordu. Ama artık bu müjdenin bütün uluslara yayılma zamanı gelmişti. Ve Tanrı o zaman Elçi Petrus&#8217;a özel bir görüm verir. Bu özel vahyin etkisiyle, imanlılar İsa&#8217;nın sadece Yahudiler için değil, bütün dünya için çarmıhta öldüğü gerçeğini bütün uluslara yaymaya başlarlar. Bu Tanrısal müjdecilik günümüzde de sürmektedir.</p>
<p>Elçilerin İşleri kitapçığı aynı zamanda, önemli bir karakteri de ortaya çıkarır. Bu daha önce imanlılara zulmeden, İsrail&#8217;in din önderleri arasında yer alan ve Saul adıyla anılan Pavlus&#8217;tur. Pavlus zulümlerine devam ederken İsa Mesih&#8217;in gökten ona görünmesiyle anında tövbe edip müjdeye iman eder. Aynı zamanda İsa Mesih onu şu sözlerle elçilik görevine çağırır:<br />
&#8220;Seni, ulusların gözlerini açmak ve onları karanlıktan ışığa, Şeytan&#8217;ın hükümranlığından Tanrı&#8217;ya döndürmek için gönderiyorum. Öyle ki, bana iman ederek günahlarının affına kavuşsunlar ve kutsal kılınanların arasında yer alsınlar.&#8221; (Elçilerin İşleri 26:17-18)</p>
<p>Bunu izleyen bölümler Pavlus&#8217;un, aldığı bu çağrıyla müjdenin yayılmasında nasıl gayretle çalıştığını anlatır. Pavlus, mektuplar kısmında yer alan 13 mektubun da yazarıdır.</p>
<p><strong>Mektuplar<br />
</strong>Mesih inancının yayılmasıyla birlikte inanlılar topluluğu büyüdü. İsa&#8217;nın elçileri, gittikçe çoğalan bu toplulukları ayrı ayrı ziyaret etmede ve yeni yaşam hakkında öğretiş vermede zorlanmaya başladılar. Rab, bu sorunu Elçilerin Mektupları aracılığıyla ortadan kaldırarak günümüze kadar oluşan imanlılar topluluklarına, imanın bu öğretişsel kısmını emanet etti.</p>
<p>Elçiler, Kutsal Ruh&#8217;un yönlendirişiyle yazdıkları mektupları topluluklara göndermeye başladılar. İnanlılara öncelikle Mesih&#8217;te ne kadar büyük bir ayrıcalığa ve ümide sahip olduklarını açıklayarak onları imanda temellendirip Tanrı&#8217;ya yaraşır bir yaşam sürmeye çağırdılar. Derlenip bir araya getirilen bu mektuplar, başlangıçtan günümüze kadar Kutsal Yazılar olarak kabul edilmiştir. Bu mektupları üç kısma ayırarak kısaca açıklamaya çalışalım.</p>
<p><strong>Pavlus&#8217;un kiliselere yazdığı mektuplar</strong><br />
Pavlus&#8217;un Roma, Korint (I-II) ve Galatyadaki topluluklara yazdığı bu dört mektup, İsa Mesih&#8217;in müjdesinin ana hatlarını öğretir. Tanrı&#8217;nın Mesih&#8217;e iman eden kişilere lütfettikleri ile ilgili derin gerçekleri açıklayan bu mektuplar, ayrıca imanlıları müjdeyi saptıran sahte öğretişler hakkında da uyarır.<br />
&#8220;Ben Müjde&#8217;den utanmıyorum. Bu, önce Yahudilerin, sonra da Yahudi olmayanların olmak üzere, iman eden herkesin kurtuluşu için Tanrı&#8217;nın gücüdür. Çünkü Tanrı&#8217;nın insanı akladığı, Müjde&#8217;de açıklanır. Aklanma yalnız imanla olur. Yazılmış olduğu gibi, &#8216;İmanla aklanan insan yaşayacaktır.&#8217;&#8221; (Romalılar 1:16-17)</p>
<p>Pavlus&#8217;un, Efesliler, Filipililer, Koloseliler ve Selanikliler&#8217;e yazdığı mektuplar ise, iman yaşamının çok yönlü güzelliklerini açıklar. Mesih aracılığıyla yüreklerinde konut kuran Kutsal Ruh sayesinde Mesih&#8217;e iman edenler, sarsılmaz bir sevinç ve ümitle, karşılıksız bir sevgi birliği içinde yaşamalıdırlar:<br />
&#8220;Böylece eğer Mesih&#8217;ten gelen bir cesaret, eğer sevgiden doğan bir teselli ve Ruh&#8217;la bir beraberlik varsa, eğer yürekten bir sevgi ve sevecenlik varsa, aynı düşünce ve sevgide, ruhta ve amaçta birleşerek sevincimi tamamlayın&#8221; (Filipiler 2:1-2)</p>
<p><strong>Pavlus&#8217;un Kişilere yazdığı mektuplar</strong><br />
Pavlus&#8217;un aynı zamanda emektaşları olan Timoteyus (I-II), Titus ve Filimun&#8217;a yazdığı bu dört mektup, öncelikle kilise içindeki ruhsal düzeni ele alır. Bu kişileri kilise içindeki önderlerin, görevlilerin ve diğer hizmetlerde çalışan imanlıların nasıl olmaları konusunda bilgilendirir. Bu mektupların ana fikri kilise içindeki düzendir.<br />
&#8220;Tanrı&#8217;nın ev halkı, yani yaşayan Tanrı&#8217;nın topluluğu içinde nasıl davranmak gerektiğini bilesin diye sana bunları yazıyorum.&#8221;<br />
(1. Timoteyus 3:14-15)</p>
<p><strong>Diğer Mektuplar</strong><br />
Kutsal Kitap&#8217;ın diğer mektupları İbraniler, Yakup, Petrus, Yuhanna ve Yahuda mektuplarıdır.<br />
Özellikle İbraniler mektubu, bu mektuplar içerisinde en özel olanıdır. Yazarının belli olmadığı bu mektup, imanlı Yahudi halkını farkında olmadıkları Tanrısal ayrıcalıklar konusunda uyarır. Mektupta, özellikle Eski Antlaşma&#8217;ya çok bağlı olan halka Mesih&#8217;in vaat edilen kurtarıcı kimliğini açıklar.<br />
&#8220;Tanrı eski zamanlarda peygamberler aracılığıyla birçok kez ve çeşitli yollardan atalarımıza seslendi. Bu son çağda da her şeyin mirasçısı olarak belirlediği ve aracılığıyla evreni yarattığı kendi Oğluyla bize seslenmiştir. Oğul, Tanrı&#8217;nın yüceliğinin parıltısı ve O&#8217;nun varlığının öz görünümüdür. Kudretli sözüyle her şeyi devam ettirir. Günahlardan arınmayı sağladıktan sonra, göklerde yüce Olan&#8217;ın sağında oturdu.&#8221; (İbraniler 1:1-13)</p>
<p>Geri kalan yedi mektup imanlıları iman hayatının çeşitli pratik konularında uyarır. Sıkıntılara göğüs germek, denenmelerin üstesinden gelmek, yetkililere boyun eğmek, ve her yönden imana yaraşır bir yaşam sürdürmek için Tanrı&#8217;nın vaatlerini gözler önüne serer.<br />
&#8220;Bizi kendi yüceliği ve erdemiyle çağıranın Tanrısal gücü, kendisini tanımamızın sonucu olarak bize, yaşamamız ve Tanrı yolunda yürümemiz için gereken her şeyi vermiştir. Tanrı&#8217;nın yüceliği ve erdemi sayesinde bize çok büyük ve değerli vaatler verilmiştir. Öyle ki, dünyada kötü arzuların yol açtığı yozlaşmadan kurtulmuş olarak, bu vaatler aracılığıyla Tanrısal özyapıya ortak olasınız.&#8221; (2. Petrus 1:3-4)</p>
<p><strong>Esinleme (Vahiy)<br />
</strong>Esinleme kitapçığı Tanrı&#8217;nın Elçi Yuhanna&#8217;ya gösterdiği görümlerden oluşur. Kitap ilk yüzyılda yaygın olan sembollerle süslü bir yazım türü olan &#8220;apokaliptiktir&#8221;. Esinleme kitapçığı aracılığıyla Tanrı, İsa&#8217;nın ikinci kez gelişine dek öğrencilerine başlarına ne gibi sıkıntıların gelebileceğini ve ümitlerini tümüyle İsa&#8217;nın görünmesiyle onlara sağlanacak olan lütfa bağlamaları için seslenir. Özellikle İsa&#8217;nın geleceği gün yaklaştıkça ortaya çıkacak olan belirtiler ve yasa tanımaz adam olarak tanımlanan (Mesih Karşıtı) dünya lideri açıklanır.</p>
<p>Ama bu kitapçık en çok İsa&#8217;nın büyük görkemi içinde dünyayı yargılamak ve Tanrı&#8217;nın Egemenliğini kurmak için gelişini anlatarak imanlılara teşvik ve dayanma gücü verir. Tanrı&#8217;nın her insan için dileği kitapçıktaki şu ayetlerde açıkça ifade edilir.<br />
&#8220;Ruh ve Gelin &#8220;Gel!&#8221; diyorlar. Her işiten, &#8220;Gel!&#8221; desin. Susamış olan gelsin. Dileyen yaşam suyundan karşılıksız alsın.&#8221; (Esinleme 22:17)</p>
<p>kurannesli.org den alıntılanmıştır.<br />
  <br />
    </p>
<img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/categories/idinlertarihi.wordpress.com/3/" /> <img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/tags/idinlertarihi.wordpress.com/3/" /> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/idinlertarihi.wordpress.com/3/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/idinlertarihi.wordpress.com/3/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/idinlertarihi.wordpress.com/3/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/idinlertarihi.wordpress.com/3/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/idinlertarihi.wordpress.com/3/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/idinlertarihi.wordpress.com/3/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/idinlertarihi.wordpress.com/3/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/idinlertarihi.wordpress.com/3/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/idinlertarihi.wordpress.com/3/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/idinlertarihi.wordpress.com/3/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=idinlertarihi.wordpress.com&blog=321040&post=3&subd=idinlertarihi&ref=&feed=1" /></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://idinlertarihi.wordpress.com/2006/07/25/kutsal-kitapin-icerigi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/09f5b8997f23e5f3f0d47b83a45e2389?s=96&#38;d=identicon" medium="image">
			<media:title type="html">idinlertarihi</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Hello world!</title>
		<link>http://idinlertarihi.wordpress.com/2006/07/24/hello-world/</link>
		<comments>http://idinlertarihi.wordpress.com/2006/07/24/hello-world/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 24 Jul 2006 21:58:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>idinlertarihi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Semâvi Dinler]]></category>

		<guid isPermaLink="false"></guid>
		<description><![CDATA[Welcome to WordPress.com. This is your first post. Edit or delete it and start blogging!
       <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=idinlertarihi.wordpress.com&blog=321040&post=1&subd=idinlertarihi&ref=&feed=1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><br /><p>Welcome to <a href="http://wordpress.com/">WordPress.com</a>. This is your first post. Edit or delete it and start blogging!</p>
<img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/categories/idinlertarihi.wordpress.com/1/" /> <img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/tags/idinlertarihi.wordpress.com/1/" /> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/idinlertarihi.wordpress.com/1/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/idinlertarihi.wordpress.com/1/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/idinlertarihi.wordpress.com/1/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/idinlertarihi.wordpress.com/1/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/idinlertarihi.wordpress.com/1/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/idinlertarihi.wordpress.com/1/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/idinlertarihi.wordpress.com/1/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/idinlertarihi.wordpress.com/1/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/idinlertarihi.wordpress.com/1/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/idinlertarihi.wordpress.com/1/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=idinlertarihi.wordpress.com&blog=321040&post=1&subd=idinlertarihi&ref=&feed=1" /></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://idinlertarihi.wordpress.com/2006/07/24/hello-world/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/09f5b8997f23e5f3f0d47b83a45e2389?s=96&#38;d=identicon" medium="image">
			<media:title type="html">idinlertarihi</media:title>
		</media:content>
	</item>
	</channel>
</rss>